[Ryoken & Susumu & Joaryu & Shinji & Kazuya] Kırılma Noktası
- Kitamura Susumu
- Kusagakure
- Posts: 308
- Joined: August 31st, 2018, 1:49 am
- Location: Nanmin Merkez Patlıyo Herkez
[Ryoken & Susumu & Joaryu & Shinji & Kazuya] Kırılma Noktası
Yolculuk düşündüğümüzden daha uzun ve yorucu geçti. Günler boyunca yolları arşınlamış, bazen özenle dizilmiş taş yollardan, bazense doğaya karışmış yeşil patikalardan geçerek hedefimizdeki yere ulaşmıştık. Yosun kaplı ağaçların ve dizimize kadar gelen otların arasında neredeyse kaybolan bir çocuk heykeli ve bu heykelin tam karşısında, on metre ileride, fark etmesi zor, düşmesi kolay 2-3 metre çaplı bir obruk. Bu obruktan atlayarak yer altında gizlenmiş tapınağa ulaşacaktık, böyle diyordu Aisu'nun haritası.
Obruktan atlayarak karanlığa daldık ve mermer-çim karışımı olan zemine düştük. Tepemizdeki delikten süzülen az miktardaki güneş ışığı bir çizgi şeklinde tepemize düşüyor, kaldırdığımız tozu dumanı ışıl ışıl parlatıyordu. Kısıtlı ışık altında şöyle bir etrafa baktık, yeterli olmadığına kanaat getirdiğimde de Denken Jutsu'yu açarak etrafı biraz daha aydınlattım. Böyle daha iyiydi, bizi bir alt kata götürecek kapağa ulaşmamızı sağlayan oda da solumuzdaydı. Yerinden çıkmış ve bütün kağıtları delik deşik olmuş yamuk kapıyı öteye çekerek odaya girdik. Eskiden bir sunağın bulunduğu döşeme dolabın kapağını açıp içerisindeki kolu çevirmemizle, arkamızdaki zemin iki ayrılarak sağa sola açıldı. Mahzene inmemizi sağlayacak olan geniş bir açıklık yaratıldı bize, bu açıklıktan içeri atladık.
Yerin bilmem kaç kat altındaydık şimdi. Unutulmaya yüz tutmuş o eski orman metrelerce yukarımızda kalmıştı. Nemli ve boğucu bir hava içerisindeydik, biraz da gergin. Kapak bir şekilde kapanırsa siki tutacağımız için miydi bu gerginlik, yoksa Denken'in bile aydınlatamadığı bir karanlıkta yönümüzü bulmaya çalıştığımız için miydi, emin değildim. Joaryu konuşmuyordu, ben çıt çıkarmıyordum. Sadece önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sola, ardından tekrar sağa dönmekle, bazen de çember çizdiğimizi fark etmekle geçiyordu mesele. Kalp atışlarım iyice hızlanıyor, kafamda türlü türlü ölüm senaryoları oynuyordu. Burada yerin yedi kat altında ölsek, Aisu kim bilir kaç gün sonra bedenimizi almaya birilerini gönderecekti. Üzücü bir durumdu.
Yer yer birbirimize tosladığımız, bazen de tökezleyerek yürüdüğümüz bir sürenin sonunda açıklık bir alana ulaştık. Tam ortasında taş bir kaide, üzerinde seramik bir maske. Bu kaidenin etrafında ise yine beş adet taş kaide, hepsi sönük birer fener taşıyordu üzerlerinde. Bir çakmak çıkarmak suretiyle teker teker yakmaya başladım, Joaryu kaidenin üzerindeki seramik maskeye doğru ilerlerken. "Oh be." diye iç çektim, farkında olmadan tuttuğum nefesimi bırakmanın rahatlığıyla. "Etrafa bir bakalım hemen atlamadan. Tuzağıydı kapanıydı, uğraşıp durmayalım sonra." dedim Joaryu'ya dönerek. "Sen maskenin etrafına bak, bir mühür falan varsa anlarsın sen." dedikten sonra etrafı adımlamaya ve incelemeye başladım.
Obruktan atlayarak karanlığa daldık ve mermer-çim karışımı olan zemine düştük. Tepemizdeki delikten süzülen az miktardaki güneş ışığı bir çizgi şeklinde tepemize düşüyor, kaldırdığımız tozu dumanı ışıl ışıl parlatıyordu. Kısıtlı ışık altında şöyle bir etrafa baktık, yeterli olmadığına kanaat getirdiğimde de Denken Jutsu'yu açarak etrafı biraz daha aydınlattım. Böyle daha iyiydi, bizi bir alt kata götürecek kapağa ulaşmamızı sağlayan oda da solumuzdaydı. Yerinden çıkmış ve bütün kağıtları delik deşik olmuş yamuk kapıyı öteye çekerek odaya girdik. Eskiden bir sunağın bulunduğu döşeme dolabın kapağını açıp içerisindeki kolu çevirmemizle, arkamızdaki zemin iki ayrılarak sağa sola açıldı. Mahzene inmemizi sağlayacak olan geniş bir açıklık yaratıldı bize, bu açıklıktan içeri atladık.
Yerin bilmem kaç kat altındaydık şimdi. Unutulmaya yüz tutmuş o eski orman metrelerce yukarımızda kalmıştı. Nemli ve boğucu bir hava içerisindeydik, biraz da gergin. Kapak bir şekilde kapanırsa siki tutacağımız için miydi bu gerginlik, yoksa Denken'in bile aydınlatamadığı bir karanlıkta yönümüzü bulmaya çalıştığımız için miydi, emin değildim. Joaryu konuşmuyordu, ben çıt çıkarmıyordum. Sadece önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sola, ardından tekrar sağa dönmekle, bazen de çember çizdiğimizi fark etmekle geçiyordu mesele. Kalp atışlarım iyice hızlanıyor, kafamda türlü türlü ölüm senaryoları oynuyordu. Burada yerin yedi kat altında ölsek, Aisu kim bilir kaç gün sonra bedenimizi almaya birilerini gönderecekti. Üzücü bir durumdu.
Yer yer birbirimize tosladığımız, bazen de tökezleyerek yürüdüğümüz bir sürenin sonunda açıklık bir alana ulaştık. Tam ortasında taş bir kaide, üzerinde seramik bir maske. Bu kaidenin etrafında ise yine beş adet taş kaide, hepsi sönük birer fener taşıyordu üzerlerinde. Bir çakmak çıkarmak suretiyle teker teker yakmaya başladım, Joaryu kaidenin üzerindeki seramik maskeye doğru ilerlerken. "Oh be." diye iç çektim, farkında olmadan tuttuğum nefesimi bırakmanın rahatlığıyla. "Etrafa bir bakalım hemen atlamadan. Tuzağıydı kapanıydı, uğraşıp durmayalım sonra." dedim Joaryu'ya dönerek. "Sen maskenin etrafına bak, bir mühür falan varsa anlarsın sen." dedikten sonra etrafı adımlamaya ve incelemeye başladım.
- Ikura Joaryu
- Kusagakure
- Posts: 23
- Joined: March 20th, 2025, 6:12 pm
Re: Kırılma Noktası
"Bir sis, bir bulantı,
Yüce ağaç dalında.
Çimen eğilmez ama,
Gölge yola kanarsa..."
Yüce ağaç dalında.
Çimen eğilmez ama,
Gölge yola kanarsa..."
Ne ilk ne de son seferiydi uzak mesafe yolculuğunun. Öğretileri takip ettiği müddetçe zorlanmadan daha da uzağına gidebileceğinden emindi hatta. Zihninin ücra köşelerinde, mutfakta kirli bir tabak bırakıp bırakmadığı düşüncesiyle boğuşurken; Susumu'nun ritmine ayak uydurup, onun gösterdiği güzergahta hareketine devam ediyordu sadece. Günler önce evine gelen görevlendirme mektubu dışında geniş çaplı bir bilgi almamıştı neyin peşinde oldukları ile ilgili. Emin olduğu tek şey kendinden üst rütbede bir shinobi ile çıkacağıydı göreve. Mektupta açık bir şekilde belirtilmiş saatte ve gene açıkça bir şekilde belirtilmiş başlangıç noktasında bulmuştu kendisini. Evden çıkmadan önce annesi için dua etmiş, evi toparlamış, tekrar annesi için dua etmiş, birkaç dakika boyunca yatağının başında bulunan mektubu incelemiş, toplamadığı eksik kalan bir eşya var mı diye kontrol etmiş ve daha fazla oyalanırsa bizzat Aisu tarafından gelen görevlendirme mektubunun yönergelerine uymayacağı çekincesiyle apar topar evi terk etmişti.
Günler süren yolculukları boyunca Susumu'dan alabildiği birkaç bilgi ve onun elinde gördüğü haritayla nasıl bir göreve gittiklerini az çok anlayabilmişti Joaryu ama hala kesin olmayan şeyler vardı. Aradıkları şeyin ne denli etkili veya kritik bir şey olduğundan emin değildi. Susumu'ya baktığında onun da daha fazlasını bildiğinden şüphe ediyordu.
Susumu özenle kıvırmış olduğu harita parşömenini açıp son bir kontrol yaptıktan sonra önlerindeki obruğu işaret etti. Sonunda Aisu'nun onlardan istediği noktaya ulaşmışlardı. Susumu'nun hemen arkasından obruktan içeriye bıraktı kendisini, Susumu karanlığın içine indiği gibi etrafı aydınlatmayı başarmıştı bile. Joaryu bir direktif bekler gibi Susumu'ya dikti gözlerini ve başını yukarı aşağıya doğru sertçe salladı. Daha da derine inen kapıyı açacak olan kola erişebilmek için, yan taraftaki odada bulunan sunağın dibindeki kolu çevirdi. Basamakları teker teker inerken, sessizlik Joaryu'nun kulaklarını acıtmaya başlamıştı bile. Çok uzun zamandır konuşmuyorlardı. Merdivenlerin sonunda bitmek bilmeyen karmaşık koridorlarda da Susumu'yu takip etmeye devam etmişti sessizce. Yolu biliyor muydu acaba yoksa sadece deneme yanılma mıydı yaptığı, takip etmeyi bırakıp öne mi geçmeliydi; sanki buradan daha önce de geçmişlerdi; Susumu ne yaptığını biliyor muydu. Sorular Joaryu'yu yormaya başlamıştı, güneş ışığından fersah fersah uzak olmaları da soruların ve neticesinde sorunların artmasına sebep oluyor olabilirdi. Burada biraz daha oyalanırlarsa yeteri kadar oksijen alamadıkları için bayılma riskleri vardı. Ne de olsa kendinin üstü bir shinobiydi yanındaki, o yüzden onun emirlerini beklemek zorundaydı. Ne öne geçti, ne bir tedirginlik gösterdi Joaryu. Susumu kendisinden bu karanlık koridorlarda günler geçirmesini ve buradan asla ayrılmaması gerektiğini söylerse şayet; onun dediğini yapar, olduğu yere oturur ve günlerce hareket etmeden bu koridorda oturur beklerdi.
"Hhhıhhhh"
Derin bir nefes çekti. Dar ve basık koridorların sonu açıklık bir alana çıkmıştı. İlginç bir şekilde burası biraz önceki ortam gibi havasız değil aksine olabildiğine havadar ve ferah hissettiriyordu. Bu kadar derinde kim böyle bir yapı inşa ederdi ki. Susumu kaidelerin üzerlerindeki ışıkları yakarken, Joaryu etrafı inceledi. Yüksek tavanlı çembere yakın şekilli bir odadalardı, ortasında taştan yapılmış kaideler, Joaryu ve Susumunun odaya girdiği tarafın solunda bir ağaç sağlarında ise tavandan aşağıya doğru akıp genişçe bir havuzun içine dolan berrak renkli su vardı. Kadim bir tapınakta olduklarını biliyordu Joaryu ama bu kadarını da beklemiyordu. Susumu etrafta tuzak olabileceği konusunda Joaryu'yu uyarmıştı ve maskeyi incelemsini istemişti. "Emredersiniz Susumu-san." dedi ciddi bir şekilde ve adım attığı yerleri olabildiğince dikkatli bir şekilde seçerek maskeye doğru yöneldi. Susumu Joaryu'nun mühürlü şeylerden anlayacağını düşünmüştü ve fakat Joaryu'nun mühürlemeler konusundaki bilgileri oldukça kısıtlıydı. Belki de "Çimenin Görünmez Mührü"'nün Joaryu'nun babası olduğunu bildiği için böyle bir şey söylemiştir diye düşündü içinden.
Maskeye elini sürmeden incelemeye başladı. Gülümseme-kızgınlık ifadelerinin ikisini de taşıyacak şekilde dizayn edilmiş bir ağız şekli ve kocaman dişleri olan, elmacık kemikleri dışarıya çıkık, geniş yayvan ve basık bir burnu olan, ince etrafı boyalı kısık gözleri ve alnında Joaryu'nun çözemediği mühürler olan ilginç bir maskeydi baktığı. Elinde bir miktar çakra biriktirip maskenin üzerinde gezdirdi. Mührün üzerinden geçerken elindeki çakranın frekansının değiştiğini hissedebiliyordu. Neredeyse elinin karıncalanmasını sağlayacak bir dalga yayıyordu adeta mühür.
"Susumu-san, maskenin masum olmadığı çok açık. Ama üzgünüm ki üzerindeki mührü anlayamıyorum. Sizin incelemeniz daha iyi olabilir. Burası tam olarak ne böyle? Aisu-san maskeyi almamızı mı istedi?"

► Show Spoiler
- Jin Ryoken
- Ishigakure
- Posts: 442
- Joined: August 31st, 2018, 5:11 am
Re: [Ryoken & Susumu & Joaryu & Shinji & Kazuya] Kırılma Noktası
Uzun bir süredir yolculuk yapmak, yaşadığım köyden uzakta kalmak benim için bir sorun teşkil etmiyordu. Aslında bunu yıllar öncesinde, kolum için çıktığım macera sırasında atmıştım üzerinden. Yaşadığım onca durum, geçtiğim tüm yollar, arkamda bıraktığım bütün deneyimler benim için bir sınır çizgisi olmuştu. Bu sınır çizgisini aşacak bir yol, bir mesafe bulamıyordum artık. O maceramdan belki daha uzun yolları katetmiştik vücudumu her şeye rağmen taşıyan ayaklarımla, ancak aynı heyecanı ve adrenalini hiçbir zaman bulamadığımdan, o zamanki gibi zorlu değildi. Şimdi de aynı şekilde, aldığım mesafe çok uzun olabilirdi -ki üzerine düşünüp bir hesap yapmamıştım-, ancak yorulduğumu hissetmiyordum. Belki uzun, belki kısa bir zaman dilimi içerisinde varmam gereken yere vardığımı düşünüyordum. Kafamı kaldırıp etrafıma bakmıştım, bana tarif edilen yerle uyumlu bir yerdi. Özellikle görmem gereken şey ise, giriş gibi duracağı söylenen ufak bir oyukluktu. Ne bir mağara kadar büyük, ne de içine sığamayacağım kadar küçük bir yer olacaktı, birkaç metre ötemde duruyordu bu 'giriş'. Derin bir nefes aldım, birkaç saniye bu girişin önünde bekledikten sonra, artık adımlamaya karar verdim. Burada beklemenin çok bir manası yoktu.
Tabi, bana söylenmemiş en güzel bilgiyle girişin olduğu yere adım atmamla birlikte karşılaştım. Burası dümdüz gireceğim bir yer değilmiş, verilen bilgiler ışığında benim düşündüğüm şey girişten yürüyecek, bu tapınağın merkezi gibi bir yerde veya daha farklı bir alanda ulaşmam gereken maskeyi alacaktım. Bana kimsenin söylemediği şey ise, adım attığım gibi aşağıya doğru hızlı bir inişe geçeceğim olduğuydu. Ayağımın boşluğa gelmesi ile birlikte dengemi de sağlamakta güçlük çekmiştim, düşüşümün daha tehlikeli olmaması adına, o anlık adrenalinle birlikte kendimi bir şekilde toparlamayı başarmıştım. Götümün üstüne düşmek, başıma gelebilecek en iyi şeylerden birisiydi bu noktada. Ufak bir düşüşün ardından, götümün üstünde oturmayı tercih ettim bir süre. Tercihten ziyade, zorunlu bir bekleyişti bu benim için. Zira götümün acısı belime doğru vurduğunda, en mantıklı seçeneğin bir süre oturmak olması haricinde başka bir düşünce geçmiyordu zihnimden.
Birkaç dakika sonra, götümün sızlaması geçtiğinde yavaşça ayaklanmış, önümde duran dar koridorla bakışmıştım. Koridorun biraz ilerisinde ufak bir meşale olmalıydı, ara ara ışığının yavaşça küçülüp tekrardan büyümesinden anlayabiliyordum. Her ihtimale karşı etrafıma biraz daha bakmış olsam da, başka bir gidiş yolu göremiyordum. Bu yüzden bu dar koridorda, hiç sevmediğim bir şekilde, sıkış tepiş ilerlemeye başlamıştım. Uzaktan koridorun girişini aydınlatmayı başaran meşalenin yanına geldiğimde, koridorun devamında bir ışık göremiyordum, az bir uğraşla meşaleyi yerinden kapmayı başarmıştım. Tabi, meşalenin herhangi bir şekilde bir yerimi yakmayacağından emin olmak adına, bunun için sol kolumu kullanmıştım, bazen bu kolun çok fazla işe yaradığını görmek hoşuma gidiyordu. Meşalemle birlikte, bu sefer gerçekten uzun bir yol katetmiştik sanırım. Tamam, eskisi gibi bir macera yine yoktu ama böyle bir darlık içerisinde meşaleyi önümde tutup yürümek yeterli bir stres kaynağıydı. En sonunda, bu yürüme mücadelesinin ardından taş bir kapının yanına yanaşmayı başarmıştım.
Elimi birkaç saniye kapının etrafında gezdirdim, ulaşmam gereken yerin burası olduğunu düşünmüyordum zira almam gereken maskeye ait hiçbir şey göremiyordum. Bu sırada, taş kapının yavaşça kenara doğru açılmasıyla birlikte önce bir adım geriye attım, sonrasında ise kapının bir daha açılmama ihtimali olduğunu düşündüğümden içeriye doğru hızlı bir şekilde adımladım. Yüksek tavanlı, çembere yakın bir odanın içerisindeydim. Orta tarafta taştan yapılmış kaideler vardı, benim tam zıt tarafımda ise bir giriş daha ve iki adet shinobi. Bir tanesi, mor saçlı olan çemberin ortasında bulunan maskeyi inceliyordu, diğeri, beyaz saçlı olan ise etrafı inceliyor gibi gözüküyordu. Tam geriye doğru adımlayıp, beni henüz fark etmedilerse giriş planımı değiştirmeyi düşünürken, arkamdan gelen ve çember odayı inleten taşın taşı inletme sesi, "PAT" diye arkamdan gelmişti. Kısa bir derin nefesle birlikte kafamı arkaya doğru çevirmiştim, taşın kapanmış olduğuna şaşırmıyordum.
Sanırım bu görev benim sabrımı sınanmak için bana verilmişti. Önce adım attığım gibi aşağıya düşmek, dar bir koridoru arşınlamak ve şimdi de taşın arkamdan kapanması ve nasıl çıkacağımı bilmiyor oluşum, hepsi birer sabır testiydi sanırım. Taşın girdiğim tarafında hiçbir işlemesi yoktu, ancak bu tarafında küçük motiflere sahip olduğunu görebiliyordum. Pek zanaatkar işi olmasa da, küçük işlenmeler yapılmış, yer yer oyulmuştu, ancak daha güzeli, gözlerimi biraz yana kaydırdığımda gözüme ilişmişti. Duvarlar bir zanaatkarların elleriyle oyulmuştu, motifler ve işlemeler neredeyse çevreye yayılıyordu. Ancak bunlar herhangi birer motifler veya işlemeler değildi, uzun bir süre uğraşılmıştı, belki de üzerine yoğunlaşabilsek, ne anlamlar taşıyan motiflerdi. Gerçi, sadece motif olarak kalma ihtimali de vardı. Kısa bir göz gezdiriş ve incelemenin ardından, muhtemelen beni görmüş olan shinobilere doğru döndürdüm kafamı. İkiye bir, pek hoş olmayacaktı, bu yüzden ileriye adımlamak yerine olduğum yerde kalıp mesafemi korumaya karar vermiştim. Tek yapabildiğim ise, elimi havaya kaldırmak olmuştu.
"Selam."
Tabi, bana söylenmemiş en güzel bilgiyle girişin olduğu yere adım atmamla birlikte karşılaştım. Burası dümdüz gireceğim bir yer değilmiş, verilen bilgiler ışığında benim düşündüğüm şey girişten yürüyecek, bu tapınağın merkezi gibi bir yerde veya daha farklı bir alanda ulaşmam gereken maskeyi alacaktım. Bana kimsenin söylemediği şey ise, adım attığım gibi aşağıya doğru hızlı bir inişe geçeceğim olduğuydu. Ayağımın boşluğa gelmesi ile birlikte dengemi de sağlamakta güçlük çekmiştim, düşüşümün daha tehlikeli olmaması adına, o anlık adrenalinle birlikte kendimi bir şekilde toparlamayı başarmıştım. Götümün üstüne düşmek, başıma gelebilecek en iyi şeylerden birisiydi bu noktada. Ufak bir düşüşün ardından, götümün üstünde oturmayı tercih ettim bir süre. Tercihten ziyade, zorunlu bir bekleyişti bu benim için. Zira götümün acısı belime doğru vurduğunda, en mantıklı seçeneğin bir süre oturmak olması haricinde başka bir düşünce geçmiyordu zihnimden.
Birkaç dakika sonra, götümün sızlaması geçtiğinde yavaşça ayaklanmış, önümde duran dar koridorla bakışmıştım. Koridorun biraz ilerisinde ufak bir meşale olmalıydı, ara ara ışığının yavaşça küçülüp tekrardan büyümesinden anlayabiliyordum. Her ihtimale karşı etrafıma biraz daha bakmış olsam da, başka bir gidiş yolu göremiyordum. Bu yüzden bu dar koridorda, hiç sevmediğim bir şekilde, sıkış tepiş ilerlemeye başlamıştım. Uzaktan koridorun girişini aydınlatmayı başaran meşalenin yanına geldiğimde, koridorun devamında bir ışık göremiyordum, az bir uğraşla meşaleyi yerinden kapmayı başarmıştım. Tabi, meşalenin herhangi bir şekilde bir yerimi yakmayacağından emin olmak adına, bunun için sol kolumu kullanmıştım, bazen bu kolun çok fazla işe yaradığını görmek hoşuma gidiyordu. Meşalemle birlikte, bu sefer gerçekten uzun bir yol katetmiştik sanırım. Tamam, eskisi gibi bir macera yine yoktu ama böyle bir darlık içerisinde meşaleyi önümde tutup yürümek yeterli bir stres kaynağıydı. En sonunda, bu yürüme mücadelesinin ardından taş bir kapının yanına yanaşmayı başarmıştım.
Elimi birkaç saniye kapının etrafında gezdirdim, ulaşmam gereken yerin burası olduğunu düşünmüyordum zira almam gereken maskeye ait hiçbir şey göremiyordum. Bu sırada, taş kapının yavaşça kenara doğru açılmasıyla birlikte önce bir adım geriye attım, sonrasında ise kapının bir daha açılmama ihtimali olduğunu düşündüğümden içeriye doğru hızlı bir şekilde adımladım. Yüksek tavanlı, çembere yakın bir odanın içerisindeydim. Orta tarafta taştan yapılmış kaideler vardı, benim tam zıt tarafımda ise bir giriş daha ve iki adet shinobi. Bir tanesi, mor saçlı olan çemberin ortasında bulunan maskeyi inceliyordu, diğeri, beyaz saçlı olan ise etrafı inceliyor gibi gözüküyordu. Tam geriye doğru adımlayıp, beni henüz fark etmedilerse giriş planımı değiştirmeyi düşünürken, arkamdan gelen ve çember odayı inleten taşın taşı inletme sesi, "PAT" diye arkamdan gelmişti. Kısa bir derin nefesle birlikte kafamı arkaya doğru çevirmiştim, taşın kapanmış olduğuna şaşırmıyordum.
Sanırım bu görev benim sabrımı sınanmak için bana verilmişti. Önce adım attığım gibi aşağıya düşmek, dar bir koridoru arşınlamak ve şimdi de taşın arkamdan kapanması ve nasıl çıkacağımı bilmiyor oluşum, hepsi birer sabır testiydi sanırım. Taşın girdiğim tarafında hiçbir işlemesi yoktu, ancak bu tarafında küçük motiflere sahip olduğunu görebiliyordum. Pek zanaatkar işi olmasa da, küçük işlenmeler yapılmış, yer yer oyulmuştu, ancak daha güzeli, gözlerimi biraz yana kaydırdığımda gözüme ilişmişti. Duvarlar bir zanaatkarların elleriyle oyulmuştu, motifler ve işlemeler neredeyse çevreye yayılıyordu. Ancak bunlar herhangi birer motifler veya işlemeler değildi, uzun bir süre uğraşılmıştı, belki de üzerine yoğunlaşabilsek, ne anlamlar taşıyan motiflerdi. Gerçi, sadece motif olarak kalma ihtimali de vardı. Kısa bir göz gezdiriş ve incelemenin ardından, muhtemelen beni görmüş olan shinobilere doğru döndürdüm kafamı. İkiye bir, pek hoş olmayacaktı, bu yüzden ileriye adımlamak yerine olduğum yerde kalıp mesafemi korumaya karar vermiştim. Tek yapabildiğim ise, elimi havaya kaldırmak olmuştu.
"Selam."

► Show Spoiler
- Hagane Shinji
- Amegakure
- Posts: 42
- Joined: March 16th, 2025, 10:04 pm
Re: [Ryoken & Susumu & Joaryu & Shinji & Kazuya] Kırılma Noktası
Yağmurun tenimizi en son kaç saat önce ıslattığını hatırlamıyorum. Saatlerdir içinde dolanıp durduğumuz tünellere kendimize özgü izler bırakarak en azından kaybolmamaya çalışıyorduk. Her döndüğümüz köşede, geldiğimiz yöne doğru bir ok işaretini kunai kazıyarak yerleştiriyordum. O kadar çok yön değiştirmiş ve merdiven inmiştik ki, günün sonunda bıraktığımız işaretler kaybolmamıza neden olabilirdi. Ne ben ne de küçük dostum Kazuya yön bulma konusunda çok da tecrübeli değildik. Bunun üzerine yer altı mahzenlerine tıkılmış olmamız eklenince, aslında kaybolduğumuzu kabullenmek, sağı solu patlatarak 'kendi yolumuzu' yaratmak kaçınmayacağımız bir son gibiydi. Sol elimdeki meşale ile duvarı olabildiğince aydınlatarak yeni bir ok işareti bıraktım. Şimdiye dek yürüdüğümüz mahzenleri, indiğimiz merdivenleri zihnimden tekrar imgelemeye çalıştım. Yerin en az 3-4 kat altında olmamız muhtemeldi. Ne olduğuna dair hiçbir bilginin paylaşılmadığı bir maskenin peşindeydik sadece. Kapıma dikilen shinobilerin tek söylediği şey, bulduğumuzda anlayacağımızdı. Maske bir yana dursun bu mahzenlerde farklı şeylerle karşılaşmıştık. Belki burada kapana kısılanların kurumuş kemikleri, eski silahlar, saçma şekiller verilmiş figürler. Hiç biri 'bulduğumuzda anlayacağımız' değeri hissettirmemişti. Fakat ilk kemik parçasını yanlışlıkla tekmelediğimizde küçük dostum Kazuya'nın surat ifadesi benim için bugünün en büyük kazanımıydı. İkimiz de söz konusu savaşmak olduğunda en ufak korku beslemeyecek eğitimlerden geçmiştik. Ancak yer altı mezarlarına hapsolmak, uçsuz bucaksız tünellerde kaybolmak gibi savaşamayacağımız şartların yanına; burada ölüp gitmiş insanların gerçekliğini yaşamak itiraf etmeliyim ki benim de nefesimi daraltmıştı.
Durum hala ümitsiz değildi. Yol varsa, çıkmaz bir tünele girmediysek elbet bir hedefe doğru ilerliyor olmalıydık. İndiğimiz birbirinden düzensiz merdivenlerle birlikte meşaleyi hafifçe havaya kaldırarak ulaştığımız ufak genişliği incelemeye başladım. Saatler süren yolculuğumuz şimdiye dek bizi seçim yapmak zorunda bırakmamıştı. Ancak şimdi ulaştığımız bu ufak açıklık üç adet uğursuz kapı ile bizi karşılıyordu. Meşaleyi zemindeki bir kemik yığınına diktikten sonra Kazuya'ya solumdaki kapıyı işaret ettim, bende hemen sağımdakine yöneldim. İpucu olabilecek herhangi bir işaret arıyordum. Daire olarak kesilmiş, ortasında bir parmağın girdiği bir yarık bulunan, tamamen taş ve ilkel bir kapıydı. Parmaklarımı bu yarık ve çevresinde dolaştırarak 'anahtar' olabilecek bir şey aradım. Bulamayınca iki elimle yarığı olabildiğince genişletmeyi denedim. Kapı açılacak gibi değildi. Kazuya'nin kendi incelemeleri devam ederken meşaleyi yanıma aldım son kapıya yöneldim. Bu da olabildiğince ilkel, taştan yapılmış bir kapıydı. Parmaklarım yine çevresinde, ortasındaki yarıkta dolanırken kapının çerçevesinde, sol alt taraflarında bir mandala takıldı. "Buradan." Kazuya bulunduğum yere gelirken mandala olabildiğince kuvvet uyguladım, dairesel kapı sanki ikiye bölünmüşçesine sağa sola ve ayrıldı.
İçeriden suratıma çarpan hava görece olarak daha temiz ve ferahtı, karanlık ise şimdiye dek hiç karşılaşmadığımız bir yoğunluktaydı. Meşale sadece ayak uçlarımızı aydınlatıyor, herhangi bir şey görmemize izin vermiyordu. Sağ elimde meşaleyi taşırken, sol elimle Kazuya'nun koluna yapıştım. Bu mahzenlerde kapalı kalmaktan daha kötü bir senaryo varsa, o da birbirimizden ayrılarak kaybolmamızdı. Adımlarımı olabildiğince seçerek attım. Sağ, sol. Sağ, sol. Sağ, sol. Bir sonraki attığım sağ adımımın bizi yutacak bir çukur olduğunu görmem imkansızdı.
"Kazuya!"Bir anda boşluk tarafından yutulan vücutlarımız ucu bucağı olmayan bir düşüşe başlarken, yaş veya rütbe farkı artık her ne denirse, adeta ebeveynlik güdülerim harekete geçmiş ve Kazuya'yı sıkıca kavramama neden olmuştu. Ufaklığın vücudunu sıkıca kendiminkine yapıştırırken elimdeki meşaleyi düştüğümüz karanlığı aydınlatması için olabildiğince güçlü bir şekilde aşağı fırlattım. Karanlık önce bu meşale ile aydınlandı, geçen saniyeler sonrasında ise 'düşeceğimiz' yerin ışıkları da bize ulaşmaya başladı. Suyun şırıltısı kulaklarıma ulaşıyordu. Saatlerdir özlemini çektiğim temiz hava ise kurtuluşu müjdeler gibi ciğerlerime doldu. Serbest düşüş devam ettikçe, içine daldığımız manzara da belirginleşmeye başlamıştı. Muhtemel bir sunak. Ateşleri taşıyan kaidelerle çevrili platformda belli belirsiz duran maskeyi seçebiliyordum. 'Bulduğumuzda anlayacağımız' türden bir görüntüyü işaret ediyordu bu. Sunağın biraz sağında yer alan, tavandan akan su ile dolup havuza dönüşen yer şimdilik hayatta kalacağımızın müjdesiydi.
Tek sorun, yalnız olmamamızdı. Mor, beyaz ve sarı saçlı kişileri seçebiliyordum. Yukarıdan bir sirki andırıyordu burası. Sarı saçlı hafifçe elini kaldırmış bir şeyler anlatırken beyaz ve mor saçlı sunağa, hedefimize olması gerekenden fazla yakınlardı. Bu sirki savaş alanına çevirecek görüntüler ise düşüş hızımız arttıkça biraz daha netleşti. İşgalci Kusa ve İshi alınbantları. Saniyeler önce fırlattığım meşalenin bizden önce zemine düşerek dikkatleri yukarıya çekeceğini biliyordum. Sürpriz faktörünü kullanacaksak bundan daha iyi bir fırsat yakalayamazdık. Üstelik aşağı indiğimizde Kazuya'nun savaşma seçeneğini yok edecek hamleler yapmasını istemiyordum. Buraya maskeyi almak ve köyümüze götürmek için görevlendirilmiştik. Kusa ve İshili arsızlar ise her zamanki gibi Yağmur'un önündeki en büyük engeldi. Bir başka sürprizi Kazuya yaşayacak olabilirdi.
Kazuya'yı vücudumun önüne getirerek hareket kabiliyetini bir nevi elinden aldım. İki ayağımı sırtına bastırdım, kollarımla ellerini tersten birleştirdim. Meşalenin düşme anını hesaplamaya başladım. Meşale düştüğü anda ayaklarımla olağan gücümü kullanarak Kazuya'yı ivmelendirecek ve beyaz saçlı, Kusalı'nın üstüne doğru fırlatacaktım. Kazuya yakın dövüş konusunda benden daha iyiydi ve bir meteor olarak onların üstüne düşmesi daha mantıklıydı. Kazuya'yı beyaz saçlının üzerine fırlattıktan sonra ise tek parmağımı, zaten dikkati yukarıya yönelecek olan mor saçlıya uzatarak Utakata'yı uygulayacaktım. Oluşacak siyah silüet onlarca kunai ve shuriken'e dönüşerek mor saçlının üzerine hücum edecekti. Sarı saçlıya şu anda müdahale etmenin bir anlamı yoktu, zira sunağa fazlasıyla uzaktı. Kazuya beyaz saçlıya saldırırken ben de illüzyon kunailer ile mor saçlıyı savunma hamlelerine zorlayacak ve sunaktan uzaklaştıracaktım. Düşeceğim yerin Kusalı ve İshili işgalcilerle sunak arasında olması gerekiyordu.
Durum hala ümitsiz değildi. Yol varsa, çıkmaz bir tünele girmediysek elbet bir hedefe doğru ilerliyor olmalıydık. İndiğimiz birbirinden düzensiz merdivenlerle birlikte meşaleyi hafifçe havaya kaldırarak ulaştığımız ufak genişliği incelemeye başladım. Saatler süren yolculuğumuz şimdiye dek bizi seçim yapmak zorunda bırakmamıştı. Ancak şimdi ulaştığımız bu ufak açıklık üç adet uğursuz kapı ile bizi karşılıyordu. Meşaleyi zemindeki bir kemik yığınına diktikten sonra Kazuya'ya solumdaki kapıyı işaret ettim, bende hemen sağımdakine yöneldim. İpucu olabilecek herhangi bir işaret arıyordum. Daire olarak kesilmiş, ortasında bir parmağın girdiği bir yarık bulunan, tamamen taş ve ilkel bir kapıydı. Parmaklarımı bu yarık ve çevresinde dolaştırarak 'anahtar' olabilecek bir şey aradım. Bulamayınca iki elimle yarığı olabildiğince genişletmeyi denedim. Kapı açılacak gibi değildi. Kazuya'nin kendi incelemeleri devam ederken meşaleyi yanıma aldım son kapıya yöneldim. Bu da olabildiğince ilkel, taştan yapılmış bir kapıydı. Parmaklarım yine çevresinde, ortasındaki yarıkta dolanırken kapının çerçevesinde, sol alt taraflarında bir mandala takıldı. "Buradan." Kazuya bulunduğum yere gelirken mandala olabildiğince kuvvet uyguladım, dairesel kapı sanki ikiye bölünmüşçesine sağa sola ve ayrıldı.
İçeriden suratıma çarpan hava görece olarak daha temiz ve ferahtı, karanlık ise şimdiye dek hiç karşılaşmadığımız bir yoğunluktaydı. Meşale sadece ayak uçlarımızı aydınlatıyor, herhangi bir şey görmemize izin vermiyordu. Sağ elimde meşaleyi taşırken, sol elimle Kazuya'nun koluna yapıştım. Bu mahzenlerde kapalı kalmaktan daha kötü bir senaryo varsa, o da birbirimizden ayrılarak kaybolmamızdı. Adımlarımı olabildiğince seçerek attım. Sağ, sol. Sağ, sol. Sağ, sol. Bir sonraki attığım sağ adımımın bizi yutacak bir çukur olduğunu görmem imkansızdı.
"Kazuya!"Bir anda boşluk tarafından yutulan vücutlarımız ucu bucağı olmayan bir düşüşe başlarken, yaş veya rütbe farkı artık her ne denirse, adeta ebeveynlik güdülerim harekete geçmiş ve Kazuya'yı sıkıca kavramama neden olmuştu. Ufaklığın vücudunu sıkıca kendiminkine yapıştırırken elimdeki meşaleyi düştüğümüz karanlığı aydınlatması için olabildiğince güçlü bir şekilde aşağı fırlattım. Karanlık önce bu meşale ile aydınlandı, geçen saniyeler sonrasında ise 'düşeceğimiz' yerin ışıkları da bize ulaşmaya başladı. Suyun şırıltısı kulaklarıma ulaşıyordu. Saatlerdir özlemini çektiğim temiz hava ise kurtuluşu müjdeler gibi ciğerlerime doldu. Serbest düşüş devam ettikçe, içine daldığımız manzara da belirginleşmeye başlamıştı. Muhtemel bir sunak. Ateşleri taşıyan kaidelerle çevrili platformda belli belirsiz duran maskeyi seçebiliyordum. 'Bulduğumuzda anlayacağımız' türden bir görüntüyü işaret ediyordu bu. Sunağın biraz sağında yer alan, tavandan akan su ile dolup havuza dönüşen yer şimdilik hayatta kalacağımızın müjdesiydi.
Tek sorun, yalnız olmamamızdı. Mor, beyaz ve sarı saçlı kişileri seçebiliyordum. Yukarıdan bir sirki andırıyordu burası. Sarı saçlı hafifçe elini kaldırmış bir şeyler anlatırken beyaz ve mor saçlı sunağa, hedefimize olması gerekenden fazla yakınlardı. Bu sirki savaş alanına çevirecek görüntüler ise düşüş hızımız arttıkça biraz daha netleşti. İşgalci Kusa ve İshi alınbantları. Saniyeler önce fırlattığım meşalenin bizden önce zemine düşerek dikkatleri yukarıya çekeceğini biliyordum. Sürpriz faktörünü kullanacaksak bundan daha iyi bir fırsat yakalayamazdık. Üstelik aşağı indiğimizde Kazuya'nun savaşma seçeneğini yok edecek hamleler yapmasını istemiyordum. Buraya maskeyi almak ve köyümüze götürmek için görevlendirilmiştik. Kusa ve İshili arsızlar ise her zamanki gibi Yağmur'un önündeki en büyük engeldi. Bir başka sürprizi Kazuya yaşayacak olabilirdi.
Kazuya'yı vücudumun önüne getirerek hareket kabiliyetini bir nevi elinden aldım. İki ayağımı sırtına bastırdım, kollarımla ellerini tersten birleştirdim. Meşalenin düşme anını hesaplamaya başladım. Meşale düştüğü anda ayaklarımla olağan gücümü kullanarak Kazuya'yı ivmelendirecek ve beyaz saçlı, Kusalı'nın üstüne doğru fırlatacaktım. Kazuya yakın dövüş konusunda benden daha iyiydi ve bir meteor olarak onların üstüne düşmesi daha mantıklıydı. Kazuya'yı beyaz saçlının üzerine fırlattıktan sonra ise tek parmağımı, zaten dikkati yukarıya yönelecek olan mor saçlıya uzatarak Utakata'yı uygulayacaktım. Oluşacak siyah silüet onlarca kunai ve shuriken'e dönüşerek mor saçlının üzerine hücum edecekti. Sarı saçlıya şu anda müdahale etmenin bir anlamı yoktu, zira sunağa fazlasıyla uzaktı. Kazuya beyaz saçlıya saldırırken ben de illüzyon kunailer ile mor saçlıyı savunma hamlelerine zorlayacak ve sunaktan uzaklaştıracaktım. Düşeceğim yerin Kusalı ve İshili işgalcilerle sunak arasında olması gerekiyordu.

► Show Spoiler
- Yamato Kazuya
- Amegakure
- Posts: 57
- Joined: May 20th, 2019, 3:17 pm
Re: [Ryoken & Susumu & Joaryu & Shinji & Kazuya] Kırılma Noktası
Köyden ayrılalı üç gün olmuştu. Üç günlük hazırladığımız erzaklarımız tükenmişti. Yolculuğun bundan sonrası stokladığımız shinobi haplarıyla geçecekti. Durumumuz kötüleşmeden geri dönebilmemiz için en kısa zamanda hedefimiz olan maskenin bulunduğu tapınağı bulmamız gerekiyordu. Yanımızdaki haplar bize ancak geri dönüş yolunda yeterli olacak kadardı. Zaten daha fazlasını bizi bitkin düşürme ihtimalinden dolayı kullanmamamız gerekiyordu.
Alabildiğine dümdüz yeşillik arazide keşfimiz çok uzun sürmemişti. Bir zamanlar bütünken kocaman olduğunu belli eden kırık dökük taşların etrafa saçılmışlığından şüphelenip görev için işaretlenmiş haritayı çıkarıp baktığımda doğru yerde olduğumuzu anlamıştım. Bulduğumuz şey saraya hiç benzemiyordu. Ancak yıkıntıların içinde biraz ilerlediğimizde taht gibi biçimlendirilmiş bir nesne görebilmiştik. Çevresini yoklayıp hiçbir şey bulamayınca Shinji-san’ın sinirden tahtı yumruklamasıyla ayaklarımızın altındaki zemin bir anda içe göçmüş, bizi kuyu gibi bir delikte düşüşe sürüklemişti. Düşüşümüz sırasında ikimizi Kami Oroshi kullanarak kuyunun zıt duvarlarına yapıştırmıştım. Ayaklarımızda biriktirdiğimiz chakra sayesinde fren yapıp dengemizi kurabilmiştik.
Düştüğümüz kuyunun aradığımız giriş olduğu konusunda anlaştıktan sonra yavaşça aşağıya devam ettik. Kuyudan indikçe karşımıza çıkan sönük meşalelerle görüşümüzün kısılması arasında bir bağlantı kurduktan sonra iki tane meşaleyi yerinden söküp belime asmıştım. Shinji-san’ın ışıklı tekniği olsa da bir noktada işimize yarayacaklarından emindim. Kuyunun dibine indiğimizde her yerin kuru olması bizi şaşırtmamıştı. Kuyunun kurumuş olduğu yukarıdan da hissedilebiliyordu. Buradan da bir meşale almaya karar verdiğim sırada meşaleyi duvardan çekmemle birlikte taşların bir kısmı aralanıp bize yeni bir yol açmıştı.
Temkinli ilerlediğimiz yolda birkaç sefer aynı yeri geçtiğimizi fark ettikten sonra bir labirentte olduğumuzu fark edip geçtiğimiz yollara işaretler bırakmaya başlamıştık. Böylece aynı yollara yeniden girmeyecek, labirenti çözerek buradan çıkacaktık. Belime astığım meşalelerden birini bu yolda kullanmıştık. Yolun sonunda üç farklı kapıda görev dağılımı yapmıştık ve soldaki kapıya yönelmiştim. Ekipman çantamdan bir kunai çıkartıp kapının tam ortasındaki deliğin olabildiğince derinine saplayıp çevirdim. Kapıda hiçbir oynama yoktu. Başka bir yol düşündüğüm sırada Shinji-san’ın yolu bulduğunu belirten uyarısıyla yanına gittim. Ortadaki kapıyı açabilmişti. Takip ettim.
Yeni girdiğimiz bu yol artık zifiri karanlıktı. Meşaleye rağmen neredeyse hiçbir şey göremediğimiz yolda birbirimizi kaybetmemek için kollarımız sürekli temas halinde yola devam ediyorduk. Ancak bir dikkatsiz adımımızla yer yine ayaklarımız altından kaybolmuş ve düşüşe geçmiştik. Bu sefer yapışabileceğimiz bir duvar yoktu, birbirimize sarılmış halde boşlukta düşüyorduk. Endişeye kapılmamıştım, düşüşümüzü son anda hafifletip ikimizi de buradan zarar görmeden kurtarabilirdim.
Düşüş anında gözlerimizin önüne gelen görüntülerle içine girdiğimiz yeni odayı analiz etmeye başladım. Hedefimiz olan maskenin odanın ortasında, etrafındaki beş taş kaidenin ortasındaki daha yüksek bir kaidenin üzerinde duran, uzaklıktan dolayı şu anda gözüme amorf gözüken şey olduğuna emindim. Odanın silindirik yapısı, tavana doğru kubbe şeklini alıyor ve düz zeminiyle en yüksek noktası arasında 7-8 metre bulunuyordu. Silindir yapının çevresinde birkaç metre aralıklarla yerden iki metre kadar yukarıda duvara asılı sönük meşaleler vardı.
Odanın yapısının yanısıra içinde alın bantlarından düşman oldukları belli olan üç kişi daha vardı. Hava saldırısı şeklinde tepelerine binmek için çok iyi bir fırsat yakalamıştık. Shinji-san bir takım değişik hareketler yaptığı sırada yüzümü kendisine dönüp kaşlarımı çatmıştım. Saçma sapan bir şeyler yapıyordu ama anlayamıyordum. Düşmanların dikkatini çekmemek için ses çıkartmak da istemiyordum. Durumu akışına bıraktım. Partnerim ayaklarını sırtıma bastırdığı anda planladığı şeyi anlamıştım. Beyaz saçlı Kusa shinobisini hedef alarak beni ileri fırlatacaktı.
Shinji-san’dan ayrılıp rakibime doğru uçtuğum anda kılıcımı çekip yere düşmeden ilk saldırımı gerçekleştirecektim. Saldırımın ardından kılıcım elimdeyken iki elimi birleştirerek yoğurdum chakrayı açığa çıkarıp Kami Oroshi ile düşüşümü kontrol altına almaya çalıştım. Tam kontrol sağlayamayıp yere omzumun üzerinde düşmüştüm ama yine de düşüşümü hafifletmeyi başarmıştım. Kılıcımdan ayrılan iki perçem beyaz saç havada süzülürken yerde iki tur yuvarlandıktan sonra karnımdan güç alıp bacaklarımı havaya fırlatarak ayağa kalkıp kılıcımı kınına geri sürdüm. Savunma pozisyonu alarak kendime rakip bellediğim, daha doğrusu Shinji-san’ın bana rakip bellediği, beyaz saçlının gözlerinin içine bakıyordum.
Alabildiğine dümdüz yeşillik arazide keşfimiz çok uzun sürmemişti. Bir zamanlar bütünken kocaman olduğunu belli eden kırık dökük taşların etrafa saçılmışlığından şüphelenip görev için işaretlenmiş haritayı çıkarıp baktığımda doğru yerde olduğumuzu anlamıştım. Bulduğumuz şey saraya hiç benzemiyordu. Ancak yıkıntıların içinde biraz ilerlediğimizde taht gibi biçimlendirilmiş bir nesne görebilmiştik. Çevresini yoklayıp hiçbir şey bulamayınca Shinji-san’ın sinirden tahtı yumruklamasıyla ayaklarımızın altındaki zemin bir anda içe göçmüş, bizi kuyu gibi bir delikte düşüşe sürüklemişti. Düşüşümüz sırasında ikimizi Kami Oroshi kullanarak kuyunun zıt duvarlarına yapıştırmıştım. Ayaklarımızda biriktirdiğimiz chakra sayesinde fren yapıp dengemizi kurabilmiştik.
Düştüğümüz kuyunun aradığımız giriş olduğu konusunda anlaştıktan sonra yavaşça aşağıya devam ettik. Kuyudan indikçe karşımıza çıkan sönük meşalelerle görüşümüzün kısılması arasında bir bağlantı kurduktan sonra iki tane meşaleyi yerinden söküp belime asmıştım. Shinji-san’ın ışıklı tekniği olsa da bir noktada işimize yarayacaklarından emindim. Kuyunun dibine indiğimizde her yerin kuru olması bizi şaşırtmamıştı. Kuyunun kurumuş olduğu yukarıdan da hissedilebiliyordu. Buradan da bir meşale almaya karar verdiğim sırada meşaleyi duvardan çekmemle birlikte taşların bir kısmı aralanıp bize yeni bir yol açmıştı.
Temkinli ilerlediğimiz yolda birkaç sefer aynı yeri geçtiğimizi fark ettikten sonra bir labirentte olduğumuzu fark edip geçtiğimiz yollara işaretler bırakmaya başlamıştık. Böylece aynı yollara yeniden girmeyecek, labirenti çözerek buradan çıkacaktık. Belime astığım meşalelerden birini bu yolda kullanmıştık. Yolun sonunda üç farklı kapıda görev dağılımı yapmıştık ve soldaki kapıya yönelmiştim. Ekipman çantamdan bir kunai çıkartıp kapının tam ortasındaki deliğin olabildiğince derinine saplayıp çevirdim. Kapıda hiçbir oynama yoktu. Başka bir yol düşündüğüm sırada Shinji-san’ın yolu bulduğunu belirten uyarısıyla yanına gittim. Ortadaki kapıyı açabilmişti. Takip ettim.
Yeni girdiğimiz bu yol artık zifiri karanlıktı. Meşaleye rağmen neredeyse hiçbir şey göremediğimiz yolda birbirimizi kaybetmemek için kollarımız sürekli temas halinde yola devam ediyorduk. Ancak bir dikkatsiz adımımızla yer yine ayaklarımız altından kaybolmuş ve düşüşe geçmiştik. Bu sefer yapışabileceğimiz bir duvar yoktu, birbirimize sarılmış halde boşlukta düşüyorduk. Endişeye kapılmamıştım, düşüşümüzü son anda hafifletip ikimizi de buradan zarar görmeden kurtarabilirdim.
Düşüş anında gözlerimizin önüne gelen görüntülerle içine girdiğimiz yeni odayı analiz etmeye başladım. Hedefimiz olan maskenin odanın ortasında, etrafındaki beş taş kaidenin ortasındaki daha yüksek bir kaidenin üzerinde duran, uzaklıktan dolayı şu anda gözüme amorf gözüken şey olduğuna emindim. Odanın silindirik yapısı, tavana doğru kubbe şeklini alıyor ve düz zeminiyle en yüksek noktası arasında 7-8 metre bulunuyordu. Silindir yapının çevresinde birkaç metre aralıklarla yerden iki metre kadar yukarıda duvara asılı sönük meşaleler vardı.
Odanın yapısının yanısıra içinde alın bantlarından düşman oldukları belli olan üç kişi daha vardı. Hava saldırısı şeklinde tepelerine binmek için çok iyi bir fırsat yakalamıştık. Shinji-san bir takım değişik hareketler yaptığı sırada yüzümü kendisine dönüp kaşlarımı çatmıştım. Saçma sapan bir şeyler yapıyordu ama anlayamıyordum. Düşmanların dikkatini çekmemek için ses çıkartmak da istemiyordum. Durumu akışına bıraktım. Partnerim ayaklarını sırtıma bastırdığı anda planladığı şeyi anlamıştım. Beyaz saçlı Kusa shinobisini hedef alarak beni ileri fırlatacaktı.
Shinji-san’dan ayrılıp rakibime doğru uçtuğum anda kılıcımı çekip yere düşmeden ilk saldırımı gerçekleştirecektim. Saldırımın ardından kılıcım elimdeyken iki elimi birleştirerek yoğurdum chakrayı açığa çıkarıp Kami Oroshi ile düşüşümü kontrol altına almaya çalıştım. Tam kontrol sağlayamayıp yere omzumun üzerinde düşmüştüm ama yine de düşüşümü hafifletmeyi başarmıştım. Kılıcımdan ayrılan iki perçem beyaz saç havada süzülürken yerde iki tur yuvarlandıktan sonra karnımdan güç alıp bacaklarımı havaya fırlatarak ayağa kalkıp kılıcımı kınına geri sürdüm. Savunma pozisyonu alarak kendime rakip bellediğim, daha doğrusu Shinji-san’ın bana rakip bellediği, beyaz saçlının gözlerinin içine bakıyordum.

► Show Spoiler
- Kitamura Susumu
- Kusagakure
- Posts: 308
- Joined: August 31st, 2018, 1:49 am
- Location: Nanmin Merkez Patlıyo Herkez
Re: [Ryoken & Susumu & Joaryu & Shinji & Kazuya] Kırılma Noktası
Ağır adımlarla kaideler arasında yürüyor, içinde bulunduğumuz odanın her bir detayını hatırı sayılır sürelerde inceliyordum. Dış çembere yaklaştıkça girdiğimizin haricinde olan başka giriş kapılarının da olduğunu görmüş, kimisinin yıkık dökük, kimisinin de yarı açık ancak pek de sağlam olmadığını fark etmiştim. İlgimi çekecek, Aisu'nun görmek isteyebileceği bir şeyler var mı diye etrafı biraz daha arşınladıktan sonra odanın merkezine doğru geri yürüdüm, avucumdaki tekniği kapatırken. İncelemeye değer hiçbir şey yoktu dışarıda ve fenerlerin ışığı bize yetecek kadar aydınlatıyordu merkezi. Ne kadar az harcarsa harcasın, chakra dediğin şey israf edilmemeliydi.
"Ben hele hiç anlamam. Sıhhiyelik bir şey olsa neyse de..." diye sakince cevap verdim Joaryu'nun dediklerine. Maskenin "masum" olmayabileceğini söylemiş ve benim de incelememi önermişti. Mühürlere dair ne bir şey biliyor, ne de ilgi duyuyordum. Maskenin mühürlü olabileceği fikri ise tesadüfen doğru çıkmış bir olasılıktı sadece. Aisu bir şeyleri atlamış olabilir miydi? Maskenin tehlikeli olabileceği tüyosunu geçmeyi mi unutmuştu, yoksa tehlikeye rağmen halledebileceğimizi mi düşünmüştü? "Sen bir el at da, kolunu bacağını koparırsa geri takarım ben." dedim sırıtarak. Aklıma bir şey gelmediği için laflayarak oyalanmak istemiştim bir süre. Lakin ciddiye alınabileceğimin şüphesi sırıtışımı hemen silmeme ve "Şaka." diyerek Joaryu'ya bir 'dur' çekmeme sebep olmuştu.
Ne yapacağımızı kara kara düşüneceğimiz sıkıcı dakikalar ise, birden gelişen olaylar silsilesiyle başlayamadan bitmiş, bizi hiç de sıkıcı olmayan bir durumun içerisine sürüklemişti. Daha "Biraz düşünel-...." diye başladığım cümlemi bitiremeden arkamda patlayan bir gümbürtü yerimden kedi misali sıçramama sebep olmuştu. Yerime tekrar indiğimde, reflekslerim düşüncelerimden daha hızlı bir şekilde gerçekleşti. Sol elim belimdeki tantouyu hızla kavradı, boyun hizama siper alır bir şekilde önüme çekti. Diğer elim ise, iki parmağım dışarı bakar bir şekilde aşağıda beklemiş, mühür yapmaya hazır hale gelmişti. Dizlerim hafifçe kırıldı her an sıçrayabilmek için, kamburlaştım. Bıçağın ardından bakan keskinleşmiş gözlerim sesin kaynağını bulmuştu bile; sarışın bir Ishigakure Shinobi’si geldiğimiz yönün tam zıttı bir kapıda dikiliyor, usul usul odaya ve etrafına göz gezdiriyordu.
Göz göze geldiğimiz anda elini kaldırarak bize selam verdi. “Bir tuzak?” diye aklımdan geçirdim, seri bir halde bir eline bir suratına bakarken. Bir cevap vermeyip bakışlarım aynı serilikte sağıma ve soluma çevrildi. Joaryu’yu kestim bu mesafeden, ardından çok hafifçe vücudumu sağa çevirerek arkama bakmaya çalıştım. Başkasını görmüyor, hissetmiyordum da. Çatılmış kaşlarımla sarı laleye geri döndüm ve sessizliğimi korudum. Kimdi bu, neden buradaydı, gerçekten yalnız mıydı? Bir soru sormamın anlamı var mıydı? Konuşursam lafa tutup aklındaki bir planı uygular mıydı? Gardımı indirmemeliydim ve konuşmaya devam etmesine izin vermeliydim.
Yani, tepemde bir şeylerin uçuştuğunu hissedene kadar planım bu yöndeydi.
Önce bir meşale düştü önüme. Hemen geri bir adım atarak tepeme baktım. Tabii, yukarı bakmakla vakit kaybettiğimi önden tahmin edebilecek olsam hala Chuunin olmazdım diye düşünüyorum, zira daha ben kafamı kaldırırken serseri gülle misali bir şey büyük bir hızla üzerime çullandı. Henüz kendi bıçağımı hareketlendirememişken, taşıdığı katananın o tanıdık ışıltısı önümde canlanmış ve beni bir geri adım daha atmaya zorlamıştı. Ağırlığımı arkada kalan ayağıma vererek vücudumu geriye doğru eğdim üzerime yay gibi gelen saldırıdan kaçmak için. Çok şükür ki soğuk metal ile buluşan tarafım boynum değil, hızıma yetişemeyerek öne doğru ivmelenen saçlarım olmuştu. Kelleyi kaybetmediğime sevinsem de üzücü bir görüntüydü etrafta kuş tüyü misali uçuşan beyaz teller görmek.
Ufak Shinobi yere toslayıp ölü taklidi yapan sincaplar gibi yerde yuvarlanırken, ben de ağırlığımı tekrar ön ayağıma vererek toparlanmış, bir geri adım daha atarak aramızdaki mesafeyi üç adıma çıkarmıştım. Minik birey de o sırada kendini toparlayarak karşıma dikilmiş, siper alarak beni izlemeye koyulmuştu. Minik diyorum, zira karşımda yer mantarı gibi bir şey vardı. Fındık faresi gibi, piknik tüpü gibi turşucuk bir şey. Bir de beline iki meşale takmış, dilek feneri gibi dolaşıyor şerefsiz. “Bu ne lan?” diye düşündüm kendi kendime. Ardından, madem bir aksiyona tekrar girişmiyoruz diye fırsat bilerek, ortama hızlıca bir göz gezdirdim. Tepeden inen sadece bu velet değildi, Joaryu’nun da karşısına gökten biri konmuştu ve bu ikisi de Amegakure’liydi. Kapıda dikilen Ishigakure’li ile beraber, üç farklı köyden toplam beş kişi olmuştuk salonun içerisinde. Fena sikiş dönecekti, belliydi. Bakışlarımı tekrar minik serçeye çevirdim. “Siktim seni.” dercesine gözlerimi iyice kısıp kafamı sağa sola doğru salladım yavaş hareketlerle. Yani, pek bir şey yapabileceğimden değildi bu tavrım. Görevim ve alışkanlıklarım gereği geride durmaya, saklanmaya, ihtiyaç anında ortaya çıkıp iyileştirmeye alışmıştım. Ama şimdi bok sürdürecek de değildim hani, bu yüzden bu tavrım sessizce triplenmekle kalmadı, kelimelere de döküldü. “Buradan çıkınca yanıma uğra da nasıl hedef alınacağını göstereyim sana, yer minderi.” diye bağırarak Shunshin ile 3-4 metre geriye sıçradım. “Akademide dersin yoksa tabi.” İndiğim gibi de boştaki elimi çantama atıp, çocuğun önüne, koşu yoluna bir bir kunai fırlattım. Sıçramamla beraber beni takip edeceğini tahmin ediyordum. Eğer ederse, kunaiden nasibini alacaktı. Ya bir yerlerine saplanacak, ya da savuşturmakla uğraşacaktı. Takip etmese de kunaiden dolayı vakit kaybedecek, ben de güvenli bir noktaya, herkesin arkasına geçebilecek vakti kazanmış olacaktım.
"Ben hele hiç anlamam. Sıhhiyelik bir şey olsa neyse de..." diye sakince cevap verdim Joaryu'nun dediklerine. Maskenin "masum" olmayabileceğini söylemiş ve benim de incelememi önermişti. Mühürlere dair ne bir şey biliyor, ne de ilgi duyuyordum. Maskenin mühürlü olabileceği fikri ise tesadüfen doğru çıkmış bir olasılıktı sadece. Aisu bir şeyleri atlamış olabilir miydi? Maskenin tehlikeli olabileceği tüyosunu geçmeyi mi unutmuştu, yoksa tehlikeye rağmen halledebileceğimizi mi düşünmüştü? "Sen bir el at da, kolunu bacağını koparırsa geri takarım ben." dedim sırıtarak. Aklıma bir şey gelmediği için laflayarak oyalanmak istemiştim bir süre. Lakin ciddiye alınabileceğimin şüphesi sırıtışımı hemen silmeme ve "Şaka." diyerek Joaryu'ya bir 'dur' çekmeme sebep olmuştu.
Ne yapacağımızı kara kara düşüneceğimiz sıkıcı dakikalar ise, birden gelişen olaylar silsilesiyle başlayamadan bitmiş, bizi hiç de sıkıcı olmayan bir durumun içerisine sürüklemişti. Daha "Biraz düşünel-...." diye başladığım cümlemi bitiremeden arkamda patlayan bir gümbürtü yerimden kedi misali sıçramama sebep olmuştu. Yerime tekrar indiğimde, reflekslerim düşüncelerimden daha hızlı bir şekilde gerçekleşti. Sol elim belimdeki tantouyu hızla kavradı, boyun hizama siper alır bir şekilde önüme çekti. Diğer elim ise, iki parmağım dışarı bakar bir şekilde aşağıda beklemiş, mühür yapmaya hazır hale gelmişti. Dizlerim hafifçe kırıldı her an sıçrayabilmek için, kamburlaştım. Bıçağın ardından bakan keskinleşmiş gözlerim sesin kaynağını bulmuştu bile; sarışın bir Ishigakure Shinobi’si geldiğimiz yönün tam zıttı bir kapıda dikiliyor, usul usul odaya ve etrafına göz gezdiriyordu.
Göz göze geldiğimiz anda elini kaldırarak bize selam verdi. “Bir tuzak?” diye aklımdan geçirdim, seri bir halde bir eline bir suratına bakarken. Bir cevap vermeyip bakışlarım aynı serilikte sağıma ve soluma çevrildi. Joaryu’yu kestim bu mesafeden, ardından çok hafifçe vücudumu sağa çevirerek arkama bakmaya çalıştım. Başkasını görmüyor, hissetmiyordum da. Çatılmış kaşlarımla sarı laleye geri döndüm ve sessizliğimi korudum. Kimdi bu, neden buradaydı, gerçekten yalnız mıydı? Bir soru sormamın anlamı var mıydı? Konuşursam lafa tutup aklındaki bir planı uygular mıydı? Gardımı indirmemeliydim ve konuşmaya devam etmesine izin vermeliydim.
Yani, tepemde bir şeylerin uçuştuğunu hissedene kadar planım bu yöndeydi.
Önce bir meşale düştü önüme. Hemen geri bir adım atarak tepeme baktım. Tabii, yukarı bakmakla vakit kaybettiğimi önden tahmin edebilecek olsam hala Chuunin olmazdım diye düşünüyorum, zira daha ben kafamı kaldırırken serseri gülle misali bir şey büyük bir hızla üzerime çullandı. Henüz kendi bıçağımı hareketlendirememişken, taşıdığı katananın o tanıdık ışıltısı önümde canlanmış ve beni bir geri adım daha atmaya zorlamıştı. Ağırlığımı arkada kalan ayağıma vererek vücudumu geriye doğru eğdim üzerime yay gibi gelen saldırıdan kaçmak için. Çok şükür ki soğuk metal ile buluşan tarafım boynum değil, hızıma yetişemeyerek öne doğru ivmelenen saçlarım olmuştu. Kelleyi kaybetmediğime sevinsem de üzücü bir görüntüydü etrafta kuş tüyü misali uçuşan beyaz teller görmek.
Ufak Shinobi yere toslayıp ölü taklidi yapan sincaplar gibi yerde yuvarlanırken, ben de ağırlığımı tekrar ön ayağıma vererek toparlanmış, bir geri adım daha atarak aramızdaki mesafeyi üç adıma çıkarmıştım. Minik birey de o sırada kendini toparlayarak karşıma dikilmiş, siper alarak beni izlemeye koyulmuştu. Minik diyorum, zira karşımda yer mantarı gibi bir şey vardı. Fındık faresi gibi, piknik tüpü gibi turşucuk bir şey. Bir de beline iki meşale takmış, dilek feneri gibi dolaşıyor şerefsiz. “Bu ne lan?” diye düşündüm kendi kendime. Ardından, madem bir aksiyona tekrar girişmiyoruz diye fırsat bilerek, ortama hızlıca bir göz gezdirdim. Tepeden inen sadece bu velet değildi, Joaryu’nun da karşısına gökten biri konmuştu ve bu ikisi de Amegakure’liydi. Kapıda dikilen Ishigakure’li ile beraber, üç farklı köyden toplam beş kişi olmuştuk salonun içerisinde. Fena sikiş dönecekti, belliydi. Bakışlarımı tekrar minik serçeye çevirdim. “Siktim seni.” dercesine gözlerimi iyice kısıp kafamı sağa sola doğru salladım yavaş hareketlerle. Yani, pek bir şey yapabileceğimden değildi bu tavrım. Görevim ve alışkanlıklarım gereği geride durmaya, saklanmaya, ihtiyaç anında ortaya çıkıp iyileştirmeye alışmıştım. Ama şimdi bok sürdürecek de değildim hani, bu yüzden bu tavrım sessizce triplenmekle kalmadı, kelimelere de döküldü. “Buradan çıkınca yanıma uğra da nasıl hedef alınacağını göstereyim sana, yer minderi.” diye bağırarak Shunshin ile 3-4 metre geriye sıçradım. “Akademide dersin yoksa tabi.” İndiğim gibi de boştaki elimi çantama atıp, çocuğun önüne, koşu yoluna bir bir kunai fırlattım. Sıçramamla beraber beni takip edeceğini tahmin ediyordum. Eğer ederse, kunaiden nasibini alacaktı. Ya bir yerlerine saplanacak, ya da savuşturmakla uğraşacaktı. Takip etmese de kunaiden dolayı vakit kaybedecek, ben de güvenli bir noktaya, herkesin arkasına geçebilecek vakti kazanmış olacaktım.
- Jin Ryoken
- Ishigakure
- Posts: 442
- Joined: August 31st, 2018, 5:11 am
Re: [Ryoken & Susumu & Joaryu & Shinji & Kazuya] Kırılma Noktası
Sanırım burada selam vermek mantıklı bir hareket değildi. Benim çıkış kapım kapandığından dolayı böyle bir harekete mecbur kalmıştım, dövüşeceksek dövüşecektik, konuşacaksak konuşacaktık ama her halükarda çıkmak için bir şansım yok gibi gözüküyordu. Kısa bir süreliğine bakışlarını benden çekti, sonrasında çatılmış kaşlarıyla birlikte bakışları tekrardan üzerime yoğunlaştı. Ne yapmak istediğini bilmiyordum, ne yapmaya çalışacağından da emin değildim. Sanırım bir karar aşamasından geçiyorduk, ikimiz için de geçerliydi bu. Ben bir hareket yapmayıp, konuşmayı uzatmadan, karşı taraftan bir şeyler bekleme yönünde karar almıştım ama onun ne yapmak istediğinden hiç emin değildim. Ama bu esnada, gözlerim istemsizce yukarıdan düşmeye başlayan meşaleye kaydı. Sanki o an, zaman ağırlaşmış gibi, beyaz saçlının önüne düşen meşaleyi izledim.
Meşalenin düşüşün ardından, yüzünde yara olan kişinin yanındakini fırlatışını izlemek, gözlerimin fal taşı gibi açılmasına sebep olmuştu. Böyle bir sahne, böyle bir saldırı beklemiyordum. Uçuşa geçmiş olan kişiyi izlemeye başladım. Yere düşmüş bile olsa hızla toparlanmış ve beyaz saçlıya karşı harekete geçmeye hazır hale gelmişti. Amegakure shinobileri her an savaşa hazırdı demek, herhangi bir yerden düşüyor olmak bile onları durdurmuyordu. Eğlenceli duruyordu. Bu savaşa bir yerden dahil olabileceğimi düşünüyordum, ancak kime karşı ne yapabileceğimi düşünmek ufak bir zamanımı almıştı. Asıl tehlike olarak bellediğim, mor saçlının karşısındaki Amegakure shinobisini hedef aldım. Mor saçlıya biraz yardımın fena olmayacağını düşünüyordum.
Mor saçlının karşısındaki Amegakure shinobisine odaklandıktan sonra, Shibou no Jutsu'yu ateşledim. Mor saçlıya iyi bir destek olacağını düşünüyordum, ancak hedefi kendi üstüme de alabileceğimden, elimi Savaş Şöleni'nin kabzasına götürdüm. Tek bir görüntü mor saçlının avantajı eline alması için yeterli olacak diye düşünüyorum, bu yüzden yukarıdan aşağıya, shinobinin üzerine düştüğüm ve katanamla deştiğim bir görüntüyü tasarladıktan sonra Genjutsu'yu iptal edeceğim. Hazırda beklemek gerisi için yeterli olacak, bu görüntü kısa bir süreliğine odağını dağıtacaktır. Bakalım, gösterinin devamı nasıl ilerleyecek?
Meşalenin düşüşün ardından, yüzünde yara olan kişinin yanındakini fırlatışını izlemek, gözlerimin fal taşı gibi açılmasına sebep olmuştu. Böyle bir sahne, böyle bir saldırı beklemiyordum. Uçuşa geçmiş olan kişiyi izlemeye başladım. Yere düşmüş bile olsa hızla toparlanmış ve beyaz saçlıya karşı harekete geçmeye hazır hale gelmişti. Amegakure shinobileri her an savaşa hazırdı demek, herhangi bir yerden düşüyor olmak bile onları durdurmuyordu. Eğlenceli duruyordu. Bu savaşa bir yerden dahil olabileceğimi düşünüyordum, ancak kime karşı ne yapabileceğimi düşünmek ufak bir zamanımı almıştı. Asıl tehlike olarak bellediğim, mor saçlının karşısındaki Amegakure shinobisini hedef aldım. Mor saçlıya biraz yardımın fena olmayacağını düşünüyordum.
Mor saçlının karşısındaki Amegakure shinobisine odaklandıktan sonra, Shibou no Jutsu'yu ateşledim. Mor saçlıya iyi bir destek olacağını düşünüyordum, ancak hedefi kendi üstüme de alabileceğimden, elimi Savaş Şöleni'nin kabzasına götürdüm. Tek bir görüntü mor saçlının avantajı eline alması için yeterli olacak diye düşünüyorum, bu yüzden yukarıdan aşağıya, shinobinin üzerine düştüğüm ve katanamla deştiğim bir görüntüyü tasarladıktan sonra Genjutsu'yu iptal edeceğim. Hazırda beklemek gerisi için yeterli olacak, bu görüntü kısa bir süreliğine odağını dağıtacaktır. Bakalım, gösterinin devamı nasıl ilerleyecek?

► Show Spoiler
- Ikura Joaryu
- Kusagakure
- Posts: 23
- Joined: March 20th, 2025, 6:12 pm
Re: [Ryoken & Susumu & Joaryu & Shinji & Kazuya] Kırılma Noktası
Joaryu çakra yüklü elini maskenin üzerinde gezdirmeyi bıraktıktan sonra Susumu'nun vereceği direktife göre hareket etmek için hazır bir şekilde bekliyordu. Önce maskeyi takmasını istemiş sonrasında ise şaka yaptığını ifade etmişti. Joaryu'nun bu şakayı anlamadığı, surat ifadesinde açık ve net bir şekilde belliydi. Maskenin suratına takılmasını mı istiyordu, yoksa kendi suratına mı takmasını istiyordu yoksa kimsenin takmamasını mı istiyordu emin olamamıştı. Ağzını açıp bir şey söylemek için gözlerini maskeden ayırıp Susumu'ya doğru dikerken ise akciğerinden ses dellerine doğru yükselen hava kütlesini kesen şey odanın diğer ucundan gelen "Selam." sesiydi. Sesin geldiği yöne doğru kafasını çevirirken bu sefer yukarıdan gelen gümbürtü tüm dikkatini dağıtmaya yetmişti.
"Tepemizdeler?"
Refleks olarak elini uyluk çantasına doğru uzatıp bir kunaiyi sapı baş parmağına değecek şekilde eline alıp savunma pozisyonuna geçmişti ve fakat her şey onun tepki verebildiğinden çok daha hızlı bir şekilde ilerliyordu. Yukarıdan düşen shinobilerden biri diğerinin sırtını tekmeleyerek Susumu'nun üzerine fırlatmıştı bile. Joaryu yukarıda ne olduğunu anlamaya çalışırken kapkara bir bulut önce odanın tavanını doldurmuş sonra ise kunai ve shuriken yağdırmaya başlamıştı. Sağ elinde hazır tuttuğu kunai ile üzerine fırlayan ilk kunaileri sektirmeyi başarmış olsa bile shurikenler omuzlarından ve bacaklarından birer çizik atarak yere saplanmışlardı. Kendilerine kurulan pusunun maske için olduğu apaçık ortadaydı. Yağan metal yağmurunda ise maskeye erişebilmesi mümkün gibi gözükmüyordu. Önce geriye doğru bir takla attı, takla atarken elindeki kunai ile havadan kendisine doğru ilerleyen metal parçalarını savuşturmaya devam ediyordu. Maskenin durduğu sunağın çevresindeki kaidelerden birinin arkasına doğru pozisyon almaya çalışsa da kunailer sanki yön değiştirip Joaryu'ya doğru hareket etmeye devam ediyorlardı. Geri adımlarla yanında bulunduğu kaidenin etrafında çember çizmeye başlamıştı, zaman zaman kesici metallerden kaçabilmek için yana yuvarlanıyordu. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, bu saldırının nereden geldiğini, kimin tarafından gerçekleştirildiğini anlayamamıştı bile. Birkaç saniyede üzerine onlarca kunai ve shuriken yağmıştı. Sonu yok gibi yağmaya devam ediyorlardı. Yumruk şeklindeki ellerinin dışları, omuzları, suratı, ensesi, bacakları... Çizik almayan yeri kalmamıştı adeta.
Sadece biraz daha dayanması gerektiğini düşünüyordu Joaryu, elbet bu yağan metalin bir sonu vardı. Sonsuz olacak hali yoktu ya diye düşünürken kara bulutlar aniden ortadan kayboldu ve yağan kunai yağmuru sona erdi.
Bir saniye önce hareket edebilmek için yerde biriken kunai yığınını ayakları ile sürükleyerek kenara ittirmek zorundaydı ama şu an etrafta hiçbir şey yoktu. Attığı taklaların, savunmak için savurduğu kunainin, geriye doğru çember şeklindeki yürüyüşünün tamamen boşuna olduğunu o an anlayabilmişti. Genjutsunun etkisi altında odada saçma sapan hareketler yapan tek kişinin kendisi olduğunu fark etmesiyle birlikte ise büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Önce biraz önce yere düşen ve kendisine bu Genjutsuyu uygulayan shinobiye sonra ise Susumu'ya doğru baktı. Susumu bir anlığına ortadan kaybolup geride bir yerde tekrar belirmişti. Biraz önce sırtından tekme yiyerek Susumu'ya doğru düşen shinobi ise hazır bir şekilde bekliyordu. Yere düşen shinobinin yaşının oldukça küçük olduğunu ve sanki yaşına göre çok daha tehlikeli bir yerde olduğunu düşünmüş olsa da kendilerine yapılan pusuya karşı boş duracak değildi. Gözlerini diğer tarafa çevirince ise biraz önce selam diyerek çemberin en dışında olan shinobinin ise hala orada olduğunu gördü.
Bir karar vermesi ve harekete geçmesi gerekiyordu. Çocuk shinobiyi Susumu'nun halledebileceğinden emindi bu sebeple Joaryu şu an en büyük tehdit ile başa çıkmak zorundaydı. Kendisine doğru genjutsu kullanan shinobiye baktı. Güçlerini anlamaya çalışsa da şu an olması gerekenden farklı bir şeyler oluyor gibi gözüküyordu. Sanki dikkati dağılmış gibi bakıyordu etrafa. Joaryu bütün bu çevre kontrolünün ardından ise el mühürlerini tamamlamıştı bile.
"Kemuri Bunshin no Jutsu."
Artık 3 tane Joaryu vardı. Klonlardan biri maskeye doğru hamle yapacak ve maskeyi almaya çalışacaktı. Orjinal Joaryu ve yanındaki klon ise biraz önce kendisine genjutsu uygulayan shinobiye doğru fırlayıp yakın dövüş mesafesine gireceklerdi. Önce klon olan Joaryu rakip shinobinin üzerine doğru atılacak tam temas noktasına geldiğinde ise dizlerinin üzerine çömelerek geri çekilecekti. Orjinal Joaryu ise klonunun üzerinden zıplayarak elindeki kunaiyi sağ aşağıdan sol yukarıya doğru savuracak ve shinobiye vurmaya çalışacaktı. Ardından ise shinobinin üzerinden atlayıp arkasına geçecekti. Planını uygulamak için kalbi hızla çarpıyordu, ilk adımını attığı gibi bağırdı.
"CÜCE ÇOCUK SENDE SUSUMU-SAN. Ben bunu alıyorum."
"Tepemizdeler?"
Refleks olarak elini uyluk çantasına doğru uzatıp bir kunaiyi sapı baş parmağına değecek şekilde eline alıp savunma pozisyonuna geçmişti ve fakat her şey onun tepki verebildiğinden çok daha hızlı bir şekilde ilerliyordu. Yukarıdan düşen shinobilerden biri diğerinin sırtını tekmeleyerek Susumu'nun üzerine fırlatmıştı bile. Joaryu yukarıda ne olduğunu anlamaya çalışırken kapkara bir bulut önce odanın tavanını doldurmuş sonra ise kunai ve shuriken yağdırmaya başlamıştı. Sağ elinde hazır tuttuğu kunai ile üzerine fırlayan ilk kunaileri sektirmeyi başarmış olsa bile shurikenler omuzlarından ve bacaklarından birer çizik atarak yere saplanmışlardı. Kendilerine kurulan pusunun maske için olduğu apaçık ortadaydı. Yağan metal yağmurunda ise maskeye erişebilmesi mümkün gibi gözükmüyordu. Önce geriye doğru bir takla attı, takla atarken elindeki kunai ile havadan kendisine doğru ilerleyen metal parçalarını savuşturmaya devam ediyordu. Maskenin durduğu sunağın çevresindeki kaidelerden birinin arkasına doğru pozisyon almaya çalışsa da kunailer sanki yön değiştirip Joaryu'ya doğru hareket etmeye devam ediyorlardı. Geri adımlarla yanında bulunduğu kaidenin etrafında çember çizmeye başlamıştı, zaman zaman kesici metallerden kaçabilmek için yana yuvarlanıyordu. Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, bu saldırının nereden geldiğini, kimin tarafından gerçekleştirildiğini anlayamamıştı bile. Birkaç saniyede üzerine onlarca kunai ve shuriken yağmıştı. Sonu yok gibi yağmaya devam ediyorlardı. Yumruk şeklindeki ellerinin dışları, omuzları, suratı, ensesi, bacakları... Çizik almayan yeri kalmamıştı adeta.
Sadece biraz daha dayanması gerektiğini düşünüyordu Joaryu, elbet bu yağan metalin bir sonu vardı. Sonsuz olacak hali yoktu ya diye düşünürken kara bulutlar aniden ortadan kayboldu ve yağan kunai yağmuru sona erdi.
Bir saniye önce hareket edebilmek için yerde biriken kunai yığınını ayakları ile sürükleyerek kenara ittirmek zorundaydı ama şu an etrafta hiçbir şey yoktu. Attığı taklaların, savunmak için savurduğu kunainin, geriye doğru çember şeklindeki yürüyüşünün tamamen boşuna olduğunu o an anlayabilmişti. Genjutsunun etkisi altında odada saçma sapan hareketler yapan tek kişinin kendisi olduğunu fark etmesiyle birlikte ise büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Önce biraz önce yere düşen ve kendisine bu Genjutsuyu uygulayan shinobiye sonra ise Susumu'ya doğru baktı. Susumu bir anlığına ortadan kaybolup geride bir yerde tekrar belirmişti. Biraz önce sırtından tekme yiyerek Susumu'ya doğru düşen shinobi ise hazır bir şekilde bekliyordu. Yere düşen shinobinin yaşının oldukça küçük olduğunu ve sanki yaşına göre çok daha tehlikeli bir yerde olduğunu düşünmüş olsa da kendilerine yapılan pusuya karşı boş duracak değildi. Gözlerini diğer tarafa çevirince ise biraz önce selam diyerek çemberin en dışında olan shinobinin ise hala orada olduğunu gördü.
Bir karar vermesi ve harekete geçmesi gerekiyordu. Çocuk shinobiyi Susumu'nun halledebileceğinden emindi bu sebeple Joaryu şu an en büyük tehdit ile başa çıkmak zorundaydı. Kendisine doğru genjutsu kullanan shinobiye baktı. Güçlerini anlamaya çalışsa da şu an olması gerekenden farklı bir şeyler oluyor gibi gözüküyordu. Sanki dikkati dağılmış gibi bakıyordu etrafa. Joaryu bütün bu çevre kontrolünün ardından ise el mühürlerini tamamlamıştı bile.
"Kemuri Bunshin no Jutsu."
Artık 3 tane Joaryu vardı. Klonlardan biri maskeye doğru hamle yapacak ve maskeyi almaya çalışacaktı. Orjinal Joaryu ve yanındaki klon ise biraz önce kendisine genjutsu uygulayan shinobiye doğru fırlayıp yakın dövüş mesafesine gireceklerdi. Önce klon olan Joaryu rakip shinobinin üzerine doğru atılacak tam temas noktasına geldiğinde ise dizlerinin üzerine çömelerek geri çekilecekti. Orjinal Joaryu ise klonunun üzerinden zıplayarak elindeki kunaiyi sağ aşağıdan sol yukarıya doğru savuracak ve shinobiye vurmaya çalışacaktı. Ardından ise shinobinin üzerinden atlayıp arkasına geçecekti. Planını uygulamak için kalbi hızla çarpıyordu, ilk adımını attığı gibi bağırdı.
"CÜCE ÇOCUK SENDE SUSUMU-SAN. Ben bunu alıyorum."

► Show Spoiler
- Yamato Kazuya
- Amegakure
- Posts: 57
- Joined: May 20th, 2019, 3:17 pm
Re: [Ryoken & Susumu & Joaryu & Shinji & Kazuya] Kırılma Noktası
Gözlerimle rakibimi baştan ayağa süzüyor, yakın ve orta mesafe tehditleri tartıyordum. Genç yaşına rağmen saçları beyazlamış, orta derecede yapılı, elindeki tantou sayesinde yakın dövüş bildiğini varsayabileceğim hermafrodit bir birey vardı karşımda. Yakın dövüş için silah menzili olarak avantajlı sayılırdım ama rakibimin ninjutsu yetenekleri hakkında bilgim yoktu. Ancak üst düzey ninjutsu yetenekleri olsa bile yakın dövüş ısrarıyla bunları kullanamamasını sağlayabilirdim. Bu yüzden sürekli yakınında olup uzaklaşmasına izin vermeden işini bitirmeliydim. Ancak menzili iyi hesaplamalı, tantou ile katana bıçağı arasındaki uzunluk farkını avantajıma çevirmeliydim.
Görev bilinciyle gözlemimi sürdürürken karşımdaki kişinin beklemediğim bir şekilde lafa girmesiyle kaşlarımı çattım. Yaşımla ve boyumun kısalığıyla dalga geçerek beni sinirlendirip dövüşte üstünlüğü ele geçirebileceğini sanıyordu. Yanılmıyordu, sinirlenmiştim. Zihnim daralmış, öfkem kaynamıştı. Artık gözlerim yalnızca karşımdakini görüyordu ki farklı açıdan ama aynı hedefi alıp duygularıma gerçekleşen bir başka saldırıyla öfkem iki farklı hedefe dağılmıştı. Beyaz saçlıya seslenen mor saçlı diğer Kusa shinobisiydi bu. Beyaz saçlının ismini ifşa etmişti.
Karşımdaki hedef, Susumu, ben ona yaklaşınca benden kaçmak için elinden gelen her şeyi kullanırken partnerini açıkta bıraktığını fark etmemiş olacaktı. Bir de bana ders vermekten söz ediyordu… Yönelimlerimiz göz önüne alındığında standart savaş düzeninde her zaman Shinji-san’ın önünde durup onu doğrudan saldırılara karşı korumam gerekiyordu. Ancak bu sefer üst rütbeli bir shinobi tarafından net hedef belirlenerek görevlendirilmiştim. Susumu’yu bitirmeden odağımı başkasına dağıtmayacaktım.
Karşımdaki shinobinin kaçışını garantilemek için fırlattığı tek kunaiyi stilimin ‘Kalkan’ tekniğiyle karşılayıp katanamın dışarıda kalan kısmını aynı anda kınına geri soktum. Sağ ayağımı bir adım öne attım, dizlerimi hafifçe kırdım, sol elimin baş parmağıyla kılıcımı tsuba kısmından ittirerek kınından ayırdım. Sağ elimle kabzayı sıkıca kavradım ve karşıladığım kunainin yere düştüğü anda çıkardığı şangırtıyla birlike derin bir nefes aldım. Susumu’ya odaklandım. Karnına kendi perspektifimden sol alttan sağ üste doğru uzanan çapraz bir kesik atma hedefiyle Iaigiri tekniğimi ateşledim.
Görev bilinciyle gözlemimi sürdürürken karşımdaki kişinin beklemediğim bir şekilde lafa girmesiyle kaşlarımı çattım. Yaşımla ve boyumun kısalığıyla dalga geçerek beni sinirlendirip dövüşte üstünlüğü ele geçirebileceğini sanıyordu. Yanılmıyordu, sinirlenmiştim. Zihnim daralmış, öfkem kaynamıştı. Artık gözlerim yalnızca karşımdakini görüyordu ki farklı açıdan ama aynı hedefi alıp duygularıma gerçekleşen bir başka saldırıyla öfkem iki farklı hedefe dağılmıştı. Beyaz saçlıya seslenen mor saçlı diğer Kusa shinobisiydi bu. Beyaz saçlının ismini ifşa etmişti.
Karşımdaki hedef, Susumu, ben ona yaklaşınca benden kaçmak için elinden gelen her şeyi kullanırken partnerini açıkta bıraktığını fark etmemiş olacaktı. Bir de bana ders vermekten söz ediyordu… Yönelimlerimiz göz önüne alındığında standart savaş düzeninde her zaman Shinji-san’ın önünde durup onu doğrudan saldırılara karşı korumam gerekiyordu. Ancak bu sefer üst rütbeli bir shinobi tarafından net hedef belirlenerek görevlendirilmiştim. Susumu’yu bitirmeden odağımı başkasına dağıtmayacaktım.
Karşımdaki shinobinin kaçışını garantilemek için fırlattığı tek kunaiyi stilimin ‘Kalkan’ tekniğiyle karşılayıp katanamın dışarıda kalan kısmını aynı anda kınına geri soktum. Sağ ayağımı bir adım öne attım, dizlerimi hafifçe kırdım, sol elimin baş parmağıyla kılıcımı tsuba kısmından ittirerek kınından ayırdım. Sağ elimle kabzayı sıkıca kavradım ve karşıladığım kunainin yere düştüğü anda çıkardığı şangırtıyla birlike derin bir nefes aldım. Susumu’ya odaklandım. Karnına kendi perspektifimden sol alttan sağ üste doğru uzanan çapraz bir kesik atma hedefiyle Iaigiri tekniğimi ateşledim.

► Show Spoiler
- Hagane Shinji
- Amegakure
- Posts: 42
- Joined: March 16th, 2025, 10:04 pm
Re: [Ryoken & Susumu & Joaryu & Shinji & Kazuya] Kırılma Noktası
Kazuya'yı fırlattıktan hemen sonra parmaklarımın arasına dolanan misinayı basit bir düğümle ucundaki kunaiye doladım ve en yakın duvara fırlattım. Kazuya.. Beklediğimden biraz daha sert düşmüştü. Son anda yaptığı fuuton jutsusu yavaşlatmasına rağmen bu kadar yalpalamasını beklemiyordum. Belki biraz daha iyi hedeflesem... Katanası ile saldırı yapmasına gerek kalmadan sadece vücut ağırlığıyla bir Kusa'lıyı denklem dışı bırakabilirdik. Ben ise Kazuya'nın aksine daha rahat bir iniş sağlamıştım kendime. Yaklaşık beş metrelik bir düşüşten sonra misinaya asılarak sakince zemine indim. Bu sırada mor saçlı sirk maymunu üzerine hücum eden kunai yağmurundan ustaca kaçıyordu. Vücudunda oluşan çizikleri görebiliyordum. O da görebiliyordu. Bizim dışımızda herkes ise sağa sola takla atan, kayan, sıçrayan maymunu izliyordu. Kazuya ise sert düşüşüne rağmen beyaz saçlıdan bir tutam koparabilmişti. Bu sıradışı girişin en azından bir leş getirmesini beklerdim. Yeni bir kunai ile misinanın kalan beş metrelik kısmını keserek çantama tıktım.
Ellerimi yeni mühürler için hazırlanırken zihnimde hakim olduğum chakra akışı ani bir şekilde dalgalandı. Az önce yaptığımız gibi, yukarıdan üstüme düşen bir şeyin varlığını hissetmemle beraber kafamı yukarıya çevirdim. Sarı saçlı. Bizden çok daha efektif düşerken elim ayağım kesilmişti adeta. Kabzasını kavradığı katana omzumdan vücudumun içine girerken zihnime zerk eden acı bağırmama dahi engel oluyordu. Bu anlarda zaman adeta yavaşlamış gibiydi. Benim için saniyeler alan bu senaryo sarı saçlının, katanasının ve yarattığı derin yarığın kaybolmasıyla sona erdi. Genjutsu. Bu arenada illüzyon alanında tek yetenekli kişi ben değildim.
Sarı saçlının yarattığı imgelerden daha tehlikeli bir gerçek ise vakit kaybetmeden üzerime hücum etmişti. Çoğul mor saçlılar. İlki üzerime hücum ederek tam temas anında dizlerinin üstüne çökmüş, bir diğeri ise onun hemen üzerinden zıplayarak asıl saldırıyı yapmıştı. Sarı saçlının uyguladığı genjutsunun vücuduma saldığı uyuşukluk hala etkisini gösteriyordu. Hafifçe geriye eğilerek aşağıdan yukarıya yaptığı kunai saldırısından kaçınmayı denedim. Kunai vücudumu yarmaktan ziyade, suratımın dikişli olmayan tarafında yeni bir çizik açmıştı.
Çiziği umursamıyordum. Sağolsun, illüzyonun zihnimde bıraktığı uyuşukluğu silip atmıştı. Ancak başka bir mor saçlı bunu fırsat bilerek maskeye doğru ilerliyordu. Saldırılarım bu noktadan sonra hem maskeyi ondan korumak, hem de sarı saçlının yeni bir genjutsu hamlesi uygulamasını önlemek adına olacaktı. Ellerimi Mi mührüne getirdim Hanasaku no Jutsu'yu uygulayarak önümdeki ve arkamdaki morluların görüşünü tamamen kapatacak kiraz yapraklarını oluşturmaya başladım. Bu kiraz yaprakları üzerime yönelen tüm görüşü engellerken, sağa doğru yaprakların arasından fırlayıp gidecektim. Bu hem zayıf olduğum taijutsu saldırılarından beni uzaklaştıracak hem de yeni saldırım için fırsat yaratacaktı. Uygun mesafeye geldiğim anda ise iki elim de ekipman çantama dalacaktı. Patlayıcı parşömen bağlı kunaiyi maskenin bulunduğu kaideye fırlatacaktım. Şu anda patlatmak gibi bir niyetim yoktu, sadece maskeye giden mor saçlıyı korkutmak maksatlıydı.
Kunaiyi fırlattıktan hemen sonra mühürlerime başlayarak Kasumi Juusha için hazırlanmaya başladım. Mor saçlı klonlarıyla sayısal üstünlüğü kazandığını düşünüyor olabilirdi. Sayısal üstünlüğü ezici bir şekilde ele geçirdiğimde neler yapabileceğini görmek istiyordum.
Ellerimi yeni mühürler için hazırlanırken zihnimde hakim olduğum chakra akışı ani bir şekilde dalgalandı. Az önce yaptığımız gibi, yukarıdan üstüme düşen bir şeyin varlığını hissetmemle beraber kafamı yukarıya çevirdim. Sarı saçlı. Bizden çok daha efektif düşerken elim ayağım kesilmişti adeta. Kabzasını kavradığı katana omzumdan vücudumun içine girerken zihnime zerk eden acı bağırmama dahi engel oluyordu. Bu anlarda zaman adeta yavaşlamış gibiydi. Benim için saniyeler alan bu senaryo sarı saçlının, katanasının ve yarattığı derin yarığın kaybolmasıyla sona erdi. Genjutsu. Bu arenada illüzyon alanında tek yetenekli kişi ben değildim.
Sarı saçlının yarattığı imgelerden daha tehlikeli bir gerçek ise vakit kaybetmeden üzerime hücum etmişti. Çoğul mor saçlılar. İlki üzerime hücum ederek tam temas anında dizlerinin üstüne çökmüş, bir diğeri ise onun hemen üzerinden zıplayarak asıl saldırıyı yapmıştı. Sarı saçlının uyguladığı genjutsunun vücuduma saldığı uyuşukluk hala etkisini gösteriyordu. Hafifçe geriye eğilerek aşağıdan yukarıya yaptığı kunai saldırısından kaçınmayı denedim. Kunai vücudumu yarmaktan ziyade, suratımın dikişli olmayan tarafında yeni bir çizik açmıştı.
Çiziği umursamıyordum. Sağolsun, illüzyonun zihnimde bıraktığı uyuşukluğu silip atmıştı. Ancak başka bir mor saçlı bunu fırsat bilerek maskeye doğru ilerliyordu. Saldırılarım bu noktadan sonra hem maskeyi ondan korumak, hem de sarı saçlının yeni bir genjutsu hamlesi uygulamasını önlemek adına olacaktı. Ellerimi Mi mührüne getirdim Hanasaku no Jutsu'yu uygulayarak önümdeki ve arkamdaki morluların görüşünü tamamen kapatacak kiraz yapraklarını oluşturmaya başladım. Bu kiraz yaprakları üzerime yönelen tüm görüşü engellerken, sağa doğru yaprakların arasından fırlayıp gidecektim. Bu hem zayıf olduğum taijutsu saldırılarından beni uzaklaştıracak hem de yeni saldırım için fırsat yaratacaktı. Uygun mesafeye geldiğim anda ise iki elim de ekipman çantama dalacaktı. Patlayıcı parşömen bağlı kunaiyi maskenin bulunduğu kaideye fırlatacaktım. Şu anda patlatmak gibi bir niyetim yoktu, sadece maskeye giden mor saçlıyı korkutmak maksatlıydı.
Kunaiyi fırlattıktan hemen sonra mühürlerime başlayarak Kasumi Juusha için hazırlanmaya başladım. Mor saçlı klonlarıyla sayısal üstünlüğü kazandığını düşünüyor olabilirdi. Sayısal üstünlüğü ezici bir şekilde ele geçirdiğimde neler yapabileceğini görmek istiyordum.

► Show Spoiler