Kahkaha ve bardak çınlamaları evin her bir köşesini doldururken, ince bir rüzgar pencereleri süpürüp geçiriyor, ardında tiz bir ıslık bırakıyordu. Kararmak üzere olan mor hava içerideki sarı lambalarla uyumlu bir ahenk yaratıyor ve bu güzel akşama biraz daha huzur katıyordu. Sanki bir ton olmuşcasına ağırlaşan kolumu güçlükle kaldırıp kahverengi şişeye uzanmaya çalıştım. Çenem sırıtmaktan ağrıyordu artık, kelimelerim ise yuvarlanıyor gidiyordu. Biraz daha böyle gidersem konuşmayı unutacaktım fakat çok da fark eder miydi? İnsan kardeşiyle her akşam böyle felekten bir an çalamıyordu ki.
Fuu bana ters ters bakmaktaydı. Sinirli olduğu için değildi, hayır. Bayağı ters durduğu içindi. Uzandığı koltukta nasıl rahat edeceğini bilemeyip kedi gibi kıvranıp durmuş ve çareyi kafasını aşağı sarkıtacak şekilde bacaklarını uzatmakta bulmuştu. Bence, o da ne yaptığını bilmiyordu artık. Kendi kulaklarımı bile ağrıtacak bir sesle “Hayır hayır, asıl şey nasıldı? Şu Gyaku-sama’yı karşılayacağım derken çıppadanak yuvarlanan çocuk! Sarı saçlı olan!” diye anırdım konuşmayı devam ettirirken. Anlatmaya devam etmeden önce elimdeki şişeye atıldı birden Fuu. İçmek için kendi düzlemine çevirmeye çalıştı, döktü. “O çocuk tam bi-…!” cümlesi yarıda kesildi şişenin dibindeki son sake de tatamiye dökülünce. Bir yerdeki ıslak lekeye, bir birbirimizin suratına bakıştık birkaç saniye. Sonra Fuu konuşulmamış bir anlaşmanın kurallarını yerine getiriyorcasına hiçbir şey söylemeden kalkıp, mutfağa gitti. “O çocuk tam bir sapıktı biliyo’ musun? Öyle salak davrandığına bakma!” diye devam etti açılmamış bir şişe ile dönerken. “Ne zaman talim yapmaya gitsem o da damlıyor, aptal aptal konuşup çıkma teklif ediyordu.”
Yerde kaykılıp yanıma oturması için yer açarken bir yandan homurdandım “İbneye bak.” diye. Bardağımı uzatıp biraz kola, biraz sake, azıcık da şu adını bilmediğim şeyden koymasını ve limon sıkmasını izledim. Midemizi sikip atmaya ant içmişti anlaşılan ki ne varsa uydurup dolduruyordu yine. “Ben o herifi bir kere devriyedeyken tuvalete kilitlemiştim.” Bir yudum aldım sikimsonik karışımdan. Daha bardağın dudaklarıma temas etmesiyle suratım buruş buruş olmuş ve midem kalkmıştı. Kafamı silkeleyip bu şoku üzerimden atmaya çalıştım. “İkide bir tuvalete gidip kaytarıyordu, iyi ki yapmışım. Bir daha gördüğümde bir bahane bulup döveyim en iyisi.”
“Yaa!” dedi sırıtarak. Büyük bir yudum aldı ve benim aksime suratı hiç ekşimedi. Sanki alelade bir sudan içmiş gibi devam etti. “Bak, onu dövebilirsin! Ama onun bir ekürisi var ya…” Utangaç bir şekilde kafasını yan yatırıp bardağı yer sehpasının üstüne bıraktı. Omzunu suratına çekerek garip garip çekingenliklere girdi, sesi kısıldı. “Mavi gözlü olan, Tetsuo. Aisu’nun muhafızlarından. Ona bir şey yapma, tamam mı?” dedi gözlerimin içine bakarak. Bir onay, söz veya yemin bekler bir şekilde baktı.
Ayık kafayla bu cümleyi kurmayacağı belliydi, böyle konulara pek girmezdi gazabımı bildiğinden. Ne zaman aşk hayatını anlatmak istese ve içini dökse pişman olurdu, ben gidip birilerini dövünce. Gel gelelim konu çocuğun biraz yakınından geçince içinde tutamamıştı. Demek ki bu sefer öylesine “elde etmek” istediği birinden ziyade, gerçekten önemi olan biriydi. İçki de sınırlarını gevşetmesine sebep olup gardını indirtmişti. Ben mi? O tanıdık öfke yoktu içimde bu sefer. Gardı indirilen tek ben değildim.
“Bak seee~n.” yaptım meraklı bir sesle, iğrenç karışımdan bir göz yaşartıcı yudum daha alırken. Sevmiyordum ama hissi güzeldi, kahretsin. “Anlat anlat, istemeye ne zaman geliyor bu Tetsuo?” diye omuz attım hafifçe. “Evi nerede? Ayılınca lazım olur.” diyip, biraz daha kızdırdım. Fuu da bir yandan iyice nazlanıyor, cümle aralarımda “Yaa, abii!”ler ile beni güya susturmaya çalışıyordu. Az daha kıvrandıktan sonra sanki pes ettirmişim gibi bıcır bıcır anlatmaya koyuldu. Boyunu, posunu, devriyelerde denk geldiğindeki nezaketini ve ondan nasıl hoşlandığını… “Bana geçen hafta ceketini verdi hava esmeye başladı diye! Hala geri götürmedim.” Bardağında kalan son kalıntıları tek seferde kafasına dikip bitirdi.
“Eh, çeyizine koyarsın artık.” dedim alaycı bir sesle. Devamını da getirecektim ki Fuu birden enerjikleşti, lafımı kesti “Beni boşver deeee!” diye girişerek. “Asıl sen ne yapacaksın Susu Bey!” Bir kaşımı kaldırıp dudağımı büzdüm “Ne diyo’n?” dercesine bakarken. “Benimki en azından köyde, köyde! Senin ki nerede?” Bir elini kaldırıp yuvarlaklar çizerek sallamaya, sanki hesap sormaya başladı. Konunun gidişatı beni korkutmaya başlarken, neler olduğuna dair sorgularım da daha kesik seslerle çıkıyordu artık. “Kaç ay oldu seninki yok ortalarda! Heh!” diye son bir kez patladı. “Benimki?” diye sordum anlamamış minik bir sesle. Anlamamaktan ziyade, sevmezdim böyle durumları. Fırsatını buldukça darlardı, ağzımdan laf almaya çalışırdı Fuu ve sonu kavgayla biterdi bu sorgulamaların. Şimdi ise kör oltalamalardan ziyade daha spesifik konuşması beni bu gevşek halimden bir anlık çıkarmış, gerilmeme sebep olmuştu. “Saçma sapan konuşma ya!”
“Ya, numara yapma be!” dedi, elinin içini masaya şap diye indirirken. Kafa iyice gidiyordu gitmesine de, konuyu da bırakmıyordu lanet inadından. “Gördüm ben sizi bir kere! Çatıda öp-…” Vahşi bir hayvan misali koltuk köşesindeki yastığa atılıp Fuu’nun suratına kapattım. “Lan sus! Biri duyacak!” diye tısladım. İyice bastırıp bütün hava kanallarını kapatmaya çalışıyordum panikten ne yaptığımı bilmez halde. Çok geçmeden ilk şok geçti ve yastığı çektirecek mantık geri geldi zihnime. Muhabbet kuşu gibi yastığı çeker çekmez ötmeye başlamayacağını umarak, temkinlice çektim yastığı. Saçı başı dağılmış, koltuğa doğru iyice devrilmişti Fuu.
Birkaç saniye bakıştık.
Onun suratında 32 diş bir sırıtma vardı. Burnu ve yanakları pespembeydi. Kafasını yukarı aşağı sallıyordu yavaş yavaş, “Evet, eveet. Biliyorum işte!” dercesine.
Ben ise hızla çarpan kalbimin yavaşlamasından başka bir şey istemiyordum şu an. Suratım yanıyordu ama alkolden olmadığına emindim. Kaşlarım çatıktı, inkar edercesine de kafam sallanıyordu sağa sola, “Hayır, hayır! Olamaz!” diye.
“Yok öyle bir şey, yanlış görmüşsün sen.” dedim bu birkaç saniyelik bakışmanın ardından.
“Ben yanlış görmem.” dedi daha lafım bitmeden.
Haklıydı. Lanet okçular.
“Bir şeyi de yanlış gör, meraklı kedi seni. Bok mu var beni dikizliyorsun? Sana mı düştü beni gözetlemek? Ben seni takip ediyor muyum, ha, ediyor muyum? Mal karı! Mal!” Elim titreye titreye bardağımı tamamlamaya çalışıyordum elime geçirdiğim bütün şişelerle. Zaten bitiremediğim için çok bir şey dökmeme gerek yoktu ama heyecandan hesaplayamayıp sehpaya, yerlere, her bir yana dökmüştüm her şeyi. Acısını umursamadan kafama dikip biraz daha söylendim. Fuu için basit olan gönül işleri benim için eziyetti. Bardağı tekrar doldurdum, arkadan Fuu’nun “Asıl seni ne zaman istiyo’lar?” sesi gelirken, tekrar kafaya diktim. “Sus lan! Sus!” diye son bir çığırttım kafam gidip geriye, tataminin üzerine düşerken.
“Bak, çeyizin hazır değilse elimde fazladan ceket var ha. Tetsuo anlayışla karşılar.” Fuu pes etmeyecekti bu konuda. Hayatımın sonuna kadar dalga geçecekti fırsatını sonunda bulmuşken, değil mi? Ağzımı bağırmak için açtım, başaramadım. Kelime bulamadım. Aslında bulduğumu zannettim ama son anda beynim onu işlemekten vazgeçti ve unutturdu. Burnumdan nefes verip, gülmeye başladım ben de aptal bir şekilde. Önce kıkırdadım, kahkaha atmaya başladım akabinde. Sağ elimi yüzüme kapatıp saçlarımı çektim önümden. Alnımı tutup gözlerimi kapattım hala ağzımdan burnumdan gülerken. Her şey çok komik bir hale girmişti birkaç saniyede. Kimseye asla anlatmam, anlatamam derken en yakınımdaki insana ifşa olmam çok komikti. Gördüğü şeyin mutlu bir andan ziyade yaşadığım en acı verici şey olması çok komikti. Her şey bitip sabah ayıldığımda Tetsuo’yu dövüp çıkmalarına izin vermeyeceğimi bilmem daha da komikti. Evet.
Elimi ağzıma götürüp kapattım, bastırmaya çalıştım sesleri. Gözlerimden yaş gelmeye başlamıştı artık ama zor da olsa sakinledim. Derin derin nefes alıp vermeye çalıştım hala arada kaçak bir gülüş ağzımdan kaçarken. Fuu da o sırada hareketlenip kıpraştı yerinde, bana doğru kaykılmaya başladı yerde. Döktüğü sakenin lekesini transit geçerek aramızda bıraktı ve yakınıma uzandı. Yan yattığı yerden öyle bakmaya başladı bana uykulu gözlerle.
“Abi.” dedi, iptal olurken.
“Canım?”
“Bu saç yakışıyo’. Kestirme.”
Gözlerimi devirip, tavana çevirdim gözlerimi. “Bakarız.” dedim tatlı bir uyku hızlıca bastırırken. Gözlerim kapanmaya başladı, çok geçmeden kapkaranlık oldu ortalık.
---
Gözlerimi tekrar açtığımda beni karşılayan şey cam kırıkları ve tepetaklak duran kırık sandalyeler olmuştu. Tahta parçalarının altında giymem beklenilen siyah kimononun buruş buruş bir halde durduğunu seçebiliyordum. Yanağımın altındaki tatamiye sinen sake kokusuna kan kokusu da eşlik ediyordu artık. Her bir kemiğim sızlıyor, her bir noktam acıyordu ancak hiçbiri ruhumda açılan yara kadar beni yıpratmıyordu. Yeni uyanmış olmama rağmen zihnim bu acıyı unutturacak birkaç saniye bile tanımıyordu bana. Bu karmaşanın arasında bile azabı seçiyor ve yaşamayı tercih ediyordu.
Darmadağın olmuş odanın bir duvarında Kei Sensei dizlerini kendine çekmiş bir şekilde yerde oturuyordu. Gözlerini bana dikmişti. Birkaç saniye konuşmadan birbirimize baktık. O, kafasını geriye doğru duvara yaslamış bir şekilde bana bakıyordu, ben de yanağım hala tataminin ve cam kırıklarının üzerinde yan yatmış halde ona. “Gitmeliyiz.” dedi acıyan bir ses tonuyla. “Gitmek zorundasın.”
Gidecektim elbette. Gidip kız kardeşimin cenazesini başlatacak, bedenini yakacak meşaleyi atacaktım tabii ki de. Yıldız tozuna dönüşmesini hissiz gözlerle izleyecek, onun yok olmasıyla kendi hayallerime ve mutluluğuma da veda edecektim. Tanıdığım tanımadığım herkes taziye için bir şeyler söylerken tek bir kelime bile etmeyecek, bir damla gözyaşı dökmeyecektim. Ağlamak demek rahatlamak demekti çünkü, bunu hakediyor muydum?
Sahi, en son ne zaman ağlamıştım?
Kei bir çırpıda kalkıp kırık sandalyeleri bir kenara çekmeye başladı ve kimonoyu sıkıştığı yerden çıkardı. Yanıma gelip, diz çöktü. Beni sırtımın üstüne çevirdi. Oyun hamuruymuşum gibi izin verdim beni yönlendirmesine. Koopere olmamak için ısrar eden çocuğunu giydirir gibi beni giydirmeye başladı üzerimdeki hastane tişörtümü çıkararak. Düştüğüm durum, rezildi. Annem yaşında bir kadın tarafından zorla üzerime cenaze kıyafetleri geçiriliyor, ben ise tavanı boş gözlerle izleyip bir o yana bir bu yana savrulmaktan başka bir şey yapamıyordum. Aklım kafamda o sabahı oynatıp duruyordu ve başka hiçbir şeyi düşünmeme fırsat bırakmıyordu. Çok geçmeden Kei zorla omuzlarımdan çekerek oturttu beni, ardından arkama geçip koltuk altlarımdan yukarı çekip kaldırdı ayağa. Arkama yığılan kıyafetleri indirdi, üzerimi silkeleyip etrafımda dönmeye başladı. Kafamı indirip ayaklarıma baktım. Çoraplarım yoktu, sargılılardı. Ellerime baktım, onlar da tıpkı ayaklarım gibi sargı içerisindeydi. Kafamı kaldırıp, karşımda duran Fuu’ya baktım.
Matsuoka-dono’nun önündeydik. Etrafımızdan kalabalık bir bulanıklık şeklinde akıp gidiyordu biz karşılıklı dikilmiş, laflarken. “Tetsuo da geliyor benimle.” dedi gülümseyerek. Biraz da yerinde duramamış, kıpır kıpır etmişti söylerken. “Tetsuo’nun Aisu ile dolanması gerekmiyor mu? Muhafız değil mi o velet?” diye söylendim, kollarımı sarılmak için uzatırken. Bir göreve gidecekti Fuu. Benden alacağını bilsem asla gitmesine izin vermeyeceğim bir görev. “Neyse, parmağında yüzükle dönme de. Ağırdan alın biraz.” dedim sıkıca sarılıp kemiklerini sıkıştırırken. Bilerek fazla güç kullanmıştım, buna rağmen Fuu’nun gücünün yanında benimki bir hiç olduğu için geri tepmişti. Sonucunda da kaburgaları çatlatılan ben olmuştum Fuu’nun kolları sırtıma dolanınca.
Bir süre bu şekilde sarılı kaldık. Sağa sola sallandık biraz. “Bir hafta dedin değil mi?” dedim sarılmamı bozmadan. Kafamı saçlarına yaslayıp kokladım, tam tepesine bir öpücük kondurdum. “Canını sıkan bir şey olursa gel. Boşver, o çocuk çeksin soyluların nazını.” dedim ayrılıp suratına bakarken. Son bir kez yüz hatlarını aklıma kazıdığımı bilmeden inceledim suratını. Minyon bir suratı vardı, kocaman gözleri ise suratının büyük bir kısmını kapsıyordu. Kime çektiyse sevimli, alımlı bir kızdı Fuu. Kaşları anlayışla birbirine yaklaştı ben onu izlemeye devam ederken. Şefkatli bir sesle “Sen de takma kafana geçen gece konuştuğumuz meseleyi.” dedi. “Döner elbet bir gün. Dönmeyecek olsa öp-…” Hızla kendime çekip tekrar sarıldım susturmak için. Bir elimle ağzını kapatıp temkinli bir sesle “Sus kız. Ortalık yerde açma bu mevzuyu.” dedim, sinirlenmeye hazır bir ses tonuyla. Kikirdedi kollarımın arasında, sırtıma son bir kez tekrar sarılıp pat-pat vurdu, “Tamam, aramızda.” diyerek. Kendimi geri çekip, burnunu sıktım. “Aramızda.”
Sargılı ellerime baktım tekrar başımı aşağı indirerek. Biri meşaleyi tutmaktaydı. Atmam bekleniyordu lahitin içine, fakat bilmiyorlardı ki bu meşale ne kadar ağırdı. Kolum kalkmıyordu, kalksa bile atmaya ve son noktayı koymaya gitmiyordu. Topluluğun anlayışını hissedebildiğim bir sessizlik kapladı etrafı. Bu sessizlikte nazik bir ayak sesi bana doğru yaklaşmaya başladı. Kei, bileğimden tutarak yavaş yavaş kolumu kaldırıp beni yönlendirdi lahite doğru, meşaleyi bıraktırdı bana. Çok geçmeden içimde kopan yangından farkı olmayan alevler lahitin içerisini sararak etrafı kızıla boyadı. Kei’nin suratına baktım. Kızgınlık, kırgınlık yoktu suratında. Sadece acıma ile karışık sakin bir gülümseme. Halbuki çok kötü şeyler söylemiştim ona, Fuu’nun ölüm haberini aldığımda ona patlamış ve suçlamıştım. O ise oğlunun her sinir krizinde, kalbini kıracak sözler duymaya alışmış bir anne gibi sadece dinlemiş ve mantık sokmaya çalışmıştı aklıma, geri saldırmak yerine.
“Beni ardarda ameliyatlara sokup durmasaydın o herif yerime ben giderdim artlarından!” Yakasından tuttum herkesin önünde, ama herkes yoktu. Boş, karanlık ve dağılmış bir acil servis odasındaydık. İttirdim bana yıllarca emek vermiş olan bir kadını ama umrumda değildi yaşadığım bu acıdan sonra. “Belliydi bir problem olduğu! Neden beni oyaladın? NEDEN?!” diye haykırdım. Meraklı gözler kapıdaki yuvarlak pencereden bakmaya yelteniyor fakat çok geçmeden kaçıp gidiyorlardı.
“Jounin Chiba, bu zamana kadar hiçbir müsabakayı kaybetmedi. Onun bile öldürüldüğü bir pusuda sen ne yapacaktın?” dedi sakince. Acizliğimi yüzüme vurmaktan ziyade, farkına varmamı istiyordu, fakat kabullenemiyordum. Mantık istemiyordum. Kızmak, parçalamak, parçalanmak istiyordum. “Daichou böyle olacağını bilseydi, özel bir tim yerine basit iki Chuunin’i mi gönderirdi?” Elini omzuma koymaya çalıştı, fakat aldığı cevap elinin sertçe ittirilmesi oldu sadece. “Bir şeyleri değiştiremezdin. Buna olan inancına saygım sonsuz, ama hiçbir şey yapamayacaktın sen de. Bu yüzden kendinde suç aramayı bırak, öfkeni asıl sahiplerine yönlendir, kendine değil.” dedi tekrar inatla omzumu tutarken.
“Senin için demesi kolay!” diye geri bağırdım ellerim yüzüme kapanırken. Dizlerimi kırarak yere çöktüm. Ağlamaya hıçkırmaya çalışıyordum ama bunu bile başaramıyordum. “Norio Sensei’n öldürüleceğini bilsen gitmez miydin? Öleceğini bile bile kalmazdın sen de! Gider, yanında ölürdün!” Saçlarımı çekiştirmeye başladım nefesimi toparlamaya çalışırken. Diz çökmeyi bırakıp popo üstü kendimi yere bırakıp oturdum. Kei de bağdaş kurarak karşıma oturdu yavaşça. “Öleceksem de en azından kardeşimle ölürdüm! Anlamıyor musun? Kim bilir neler düşündü son anlarında, ne kadar korktu!” Kei’nin eli tekrar uzandı bana, saçımdaki elleri çözmeye çalıştı. Sadece vurdum eline sert bir hamle ile, kendimden uzağa ittirdim. “Bırak! Dokunma bana!” diye bağırdım.
Yaptığım ve söylediğim onca şeyin hiçbir kırgınlığını suratında taşımıyordu Kei. O an, söylediği gibi ne kadar basit biri olduğumu anladım. Geç bir anlayıştı ve artık benim için çok da bir şey ifade etmiyordu. Kei’nin bana nazik ve anlayışla davranmasından çok küsmesini ve içimdeki karanlığı biraz daha harlamasını tercih ederdim.
Bir mimik emaresi göstermeden yangına geri çevirdim kafamı. Her bir alev göz bebeklerimde dans ederken boş boş izlemeye koyuldum. Tek bir kişi dışında kimseyi istemiyordum yanımda. Yanımda olamadığına kızmak için mi böyle hissediyordum, yoksa onu gerçekten mi yanımda istiyordum, emin değildim. Kalabalığa baktı gözlerim, ufak bir mucize aradı sanki hakediyormuşum gibi. Yaptığı şey ne kadar önemliydi de ara verip gelememişti? Gelemese bile bir haber gönderemez miydi? Aklında olduğuma ve acımı paylaştığına dair bir işaret, bir his? Bu kadar önemsizdim demek ki. Aklımın bir köşesi düşüncelerimin ne kadar saçma ve bencilce olduğunu anlatmaya çalışıyordu çaresiz bir şekilde. Fakat kendimi yerden yere vurmak o kadar cazipti ki şu an, umursanmadığıma inanmak istiyordum. Köyde yaşananları duyacak fırsatı olmadığını düşünmek yerine, duyup önemsemediğini, umrunda olmadığını düşünmeyi tercih ediyordum.
Son bir kez kalabalığa baktım ifadesiz gözlerle. Lahitin başında bir keşiş sanki Fuu’yu, Tetsuo’yu, Chiba’yı tanıyormuş gibi bir şeyler anlatıp duruyor ve ruhlarını kutsuyordu. Saçma geliyordu hepsi bana artık. Tüm köyün toplanıp birkaç dakika üzülmesi ve dağılması, gündelik hayatlarına dönecek olmaları çok saçmaydı. Hiçkimse döndüğünde böyle bir cenazenin tekrar yaşanmaması için bir şeyleri değiştirmeye çalışmayacaktı. Köye bir cezane gelmese bile başka köylere göndermek için kılıçlarımızı çekecek, alın bantlarımızı takıp dağılacaktık etrafa birkaç gün sonra. “Shinobi hayatı böyledir.” demişti Kei o gün, zehir zemberek sözlerimin arasında.
“Tam anlayıp kabullendiğini sandığın anda yeni bir acı çıkarır.”
Şimdi daha iyi anlıyordum annemin sözlerini. Bizi neden Shinobi yapmak istemediğini, bir gün Funahashi’ye taşınıp orada okutmak istediğini. Acı bitmiyordu çünkü bu yaşamın içerisinde. Aynı acıları masumlar çekmesin diye biz masumiyetimizi bir kenara bırakıyor ve canımızdan can kaybede kaybede savaşmaya devam ediyorduk bu hayatın içerisinde. Çocuk aklım ermiyordu o zamanlar, ama şimdi kızıyordum kendime bu hayatı seçmeme izin verdikleri için. Belki, anne sözü dinleyip akademiye girmeseydim olmayacaktı bunların hiç biri. Köy meydanında katılmadığım cenazeler, anlamadığım törenler yapılacaktı ama beni ilgilendirmeyecekti hiçbir zaman. Basit bir çiçekçi dükkanını her sabah aynı monotonlukta açacak, en büyük derdim Fuu’nun teslimatları zamanında yapması olacaktı.
Şimdi bütün bunlar acı bir hayalden başka bir şey değildi. Geç kalmıştım. Ellerim çamura o kadar batmıştı ki istesem de çıkamazdım artık. Bu çamurun içinde ya boğulacak ya da onun bir parçası haline gelecektim. Hangisinin daha acı verici olduğunu bilmiyordum. Artık, farketmiyordu benim için.
- Naruto | Yeni Jenerasyon Role Play Alanları Çimen Ülkesi Kusagakure Mezarlık
- Search
-
- It is currently September 1st, 2025, 12:02 am
- All times are UTC+03:00
Hazan
Ölen köy mensuplarının son istirahat yeri.
- Kitamura Susumu
- Kusagakure
- Posts: 308
- Joined: August 31st, 2018, 1:49 am
- Location: Nanmin Merkez Patlıyo Herkez
- Künye:
Hazan
Post by Kitamura Susumu » August 3rd, 2025, 2:19 pm

Künye
İsim: Kitamura Susumu
Yaş: 22
Cinsiyet: Errkek
Boy: 171
Kilo: 50
Element: Raiton
Köy: Kusagakure
Seviye: B - Rank
Rütbe: Tokubetsu Jounin
Nam: Silüet
Puanlar
GP: 0
VP: 15
PP: 3
Linkler
Karakter Kartı
Gelişim
Dükkan
Teknik Geliştirme
Teknik Yaratma
Mod Yaratımı
Efsanevi Yaratık Kaydı
Profil
Güç: C - Rank
Çeviklik: C - Rank
Potansiyel: C - Rank
Kondisyon: D - Rank
Zihin: B - Rank
Varlık: C - Rank
Beceri Listesi
[Güç] Atletizm: F
[Çeviklik] Akrobasi: F
[Çeviklik] El Hassasiyeti: F
[Çeviklik] Saklanma: F
[Kondisyon] Form: F
[Potansiyel] Ninshuu: F
[Varlık] Aldatma: F
[Varlık] Empati: F
[Varlık] Sosyalleşme: F
[Zeka] Farkındalık: F
[Zeka] İzcilik: F
[Zeka] Bilim: F
Teknikler
Genjutsu: Rakumei no Jutsu, D Rank
Genjutsu: Teishi no Jutsu, C Rank
Genjutsu: Jubaku Satsu, B Rank
Genjutsu: Shibou no Jutsu, B Rank
Genjutsu: Magen: Bunshin, B Rank
Genjutsu: Omotsuki, A Rank
Ninjutsu: Ninpou, Shunshin, D Rank
Ninjutsu: Raiton, Ikazuchi no Kiba, C Rank
Ninjutsu: Raiton, Raijin no Tate, B Rank
Stiller ve Kabiliyetler
Stil: Ayatsu, D Rank
Stil: Musatsu, C Rank
Kabiliyet: J Kesiş (Musatsu, C Rank)
Kabiliyet: Çift silah Kullanımı (Musatsu, C Rank)
Yönelimler
Iryou-nin, A Rank
Karakterin Üzerinde Bulunan Ekipmanlar/Eşyalar
Cennet Küpeleri. Iori'den hatıra.
Medikal At Arabası
Tantou, Dayanıklı, Hasarı Yüksek, Özel Görünüm
File İçlik, Dayanıklı
Panço
Uyluk Çantası
Senbon, 20'li Paket
Patlayıcı Parşömen, 3 Adet
Kunai, 3'lü Paket
Shinobi Hapları, 3'lü Paket (1 Kan, 2 Chakra)
Özellikler
-
İsim: Kitamura Susumu
Yaş: 22
Cinsiyet: Errkek
Boy: 171
Kilo: 50
Element: Raiton
Köy: Kusagakure
Seviye: B - Rank
Rütbe: Tokubetsu Jounin
Nam: Silüet
Puanlar
GP: 0
VP: 15
PP: 3
Linkler
Karakter Kartı
Gelişim
Dükkan
Teknik Geliştirme
Teknik Yaratma
Mod Yaratımı
Efsanevi Yaratık Kaydı
Profil
Güç: C - Rank
Çeviklik: C - Rank
Potansiyel: C - Rank
Kondisyon: D - Rank
Zihin: B - Rank
Varlık: C - Rank
Beceri Listesi
[Güç] Atletizm: F
[Çeviklik] Akrobasi: F
[Çeviklik] El Hassasiyeti: F
[Çeviklik] Saklanma: F
[Kondisyon] Form: F
[Potansiyel] Ninshuu: F
[Varlık] Aldatma: F
[Varlık] Empati: F
[Varlık] Sosyalleşme: F
[Zeka] Farkındalık: F
[Zeka] İzcilik: F
[Zeka] Bilim: F
Teknikler
Genjutsu: Rakumei no Jutsu, D Rank
Genjutsu: Teishi no Jutsu, C Rank
Genjutsu: Jubaku Satsu, B Rank
Genjutsu: Shibou no Jutsu, B Rank
Genjutsu: Magen: Bunshin, B Rank
Genjutsu: Omotsuki, A Rank
Ninjutsu: Ninpou, Shunshin, D Rank
Ninjutsu: Raiton, Ikazuchi no Kiba, C Rank
Ninjutsu: Raiton, Raijin no Tate, B Rank
Stiller ve Kabiliyetler
Stil: Ayatsu, D Rank
Stil: Musatsu, C Rank
Kabiliyet: J Kesiş (Musatsu, C Rank)
Kabiliyet: Çift silah Kullanımı (Musatsu, C Rank)
Yönelimler
Iryou-nin, A Rank
Karakterin Üzerinde Bulunan Ekipmanlar/Eşyalar
Cennet Küpeleri. Iori'den hatıra.
Medikal At Arabası
Tantou, Dayanıklı, Hasarı Yüksek, Özel Görünüm
File İçlik, Dayanıklı
Panço
Uyluk Çantası
Senbon, 20'li Paket
Patlayıcı Parşömen, 3 Adet
Kunai, 3'lü Paket
Shinobi Hapları, 3'lü Paket (1 Kan, 2 Chakra)
Özellikler
-
Jump to
- RPGTürk
- ↳ Duyurular
- ↳ Sorular ve Öneriler
- ↳ Rehberler
- ↳ Temel Rehberler
- ↳ Yönelim Rehberleri
- Oyuncu Kaynakları
- ↳ Rehberler
- ↳ Temel
- ↳ Gelişim
- ↳ Yönelim
- ↳ Oyuncu Bölümü
- ↳ Karakter Yaratımı
- ↳ Aktif Karakterler
- ↳ Pasif Karakterler
- ↳ Yönetici Karakterleri
- ↳ Lejant Deposu
- ↳ Kütüphane
- ↳ Dükkan
- ↳ Karakter Geliştirme
- ↳ Teknik Geliştirme
- ↳ Teknik Yaratımı
- ↳ Mod Yaratımı
- ↳ Efsanevi Yaratık Kayıtları
- ↳ Görevler ve Kurgular
- ↳ Görev Panosu
- ↳ Arşiv
- ↳ Kurgular
- ↳ Arşiv
- ↳ NPC Kütüphanesi
- ↳ Bingo Kitabı
- ↳ S - Rank
- ↳ A - Rank
- ↳ B - Rank
- ↳ C - Rank
- ↳ D - Rank
- Role Play Alanları
- ↳ Kaya Ülkesi
- ↳ Ishigakure
- ↳ Ishi-Chou Binası
- ↳ Köy Meydanı
- ↳ Hastane
- ↳ Akademi
- ↳ Mezarlık
- ↳ Konutlar
- ↳ Zindan
- ↳ Kurobe Vadisi
- ↳ Kurobe Mağaraları
- ↳ Minami Şehri
- ↳ Iya Vadisi
- ↳ Shinano Dağı
- ↳ Asakura Geçidi
- ↳ Chibu Kasabası
- ↳ Kuzuryu-gawa Nehri
- ↳ Shirakami Vadi Ormanı
- ↳ Çimen Ülkesi
- ↳ Kusagakure
- ↳ Kusa-Chou Binası
- ↳ Köy Meydanı
- ↳ Hastane
- ↳ Akademi
- ↳ Mezarlık
- ↳ Konutlar
- ↳ Zindan
- ↳ Otonashi Düzlükleri
- ↳ Hiezu Ormanı
- ↳ Funahashi Şehri
- ↳ Kannabi Köprüsü
- ↳ Abeno Ovası
- ↳ Kantou Bayırı
- ↳ Sagano Bambu Ormanı
- ↳ Kawakami Kasabası
- ↳ Doushi Kasabası
- ↳ Yağmur Ülkesi
- ↳ Amegakure
- ↳ Ame-Chou Binası
- ↳ Köy Meydanı
- ↳ Hastane
- ↳ Akademi
- ↳ Mezarlık
- ↳ Konutlar
- ↳ Zindan
- ↳ Sessiz Dehlizler
- ↳ Yahiko Ormanı
- ↳ Toyone Şehri
- ↳ Eski Suwa Nehir Yatağı
- ↳ Yubari-gawa Nehir Kasabası
- ↳ Nanmin Yöresi
- ↳ Terkedilmiş Bölge
- ↳ Kusagakure Güvenlik Hattı
- ↳ Tanigakure Yerleşkesi
- ↳ Sınırdışı Bölgeler
- ↳ Diğer Ülkeler
- ↳ Diğer Köyler
- Arena
- ↳ Sezonlar
- ↳ Arşiv
- ↳ 1. Sezon
- ↳ Karakterler
- ↳ Karşılaşmalar
- ↳ Klasik
- ↳ Karşılaşmalar
- ↳ Arşiv
- Konu Dışı
- ↳ Sohbet
- ↳ Avatar - İmza Atölyesi
- ↳ Fanfiction - Kurgu Köşesi
- ↳ Arşiv
- Arşiv
- ↳ Oyuncu Bölümü Arşivleri
- ↳ Karakter Yaratımı
- ↳ Onaylanan Karakterler
- ↳ Yetkili Karakterleri
- ↳ Pasif Karakterler
- ↳ Karakter Geliştirme
- ↳ Takım Geliştirme
- ↳ Dükkan
- ↳ Teknik Geliştirme / Yaratım
- ↳ Mod Yaratımı
- ↳ Efsanevi Yaratık Arşivi
- ↳ Örgüt Yönetimi
- ↳ Lejant Deposu
- ↳ Kütüphane
- ↳ Operasyonlar
- ↳ Aktif Operasyon
- ↳ Pasif Operasyon
- ↳ Arşiv - Kurgular
- ↳ Arşiv - Görevler
- ↳ Role Play Arşivleri
- ↳ Jounin Sınavı
- ↳ 9. Alan
- ↳ Göl
- ↳ Turuncu Takım Özel Alanı
- ↳ Orman
- ↳ Yeşil Takım Özel Alanı
- ↳ Malikane
- ↳ Sarı Takım Özel Alanı
- ↳ Tepeler
- ↳ Mavi Takım Özel Alanı
- ↳ Terkedilmiş Kasaba
- ↳ Mor Takım Özel Alanı
- ↳ Değerlendirme Alanı