Tategami tepeden inerken hızlıca öne doğru yuvarlanıp bir sis bombası patlatıyorsun. Hızla akan kunailer sen yuvarlanırken sırtını sıyırarak kesip geçiyor ancak saplanmıyor. Kendini toparlayıp yerde diz çökerken, tekniğe odaklanıyorsun ve Tategami'nin büyük bir gümbürtü ile indiği yöne doğru dönüyorsun sis içinde.
Sen tam olarak tekniğe odaklandığın ve komutlarını hayata geçirdiğin anda, sağ tarafından şiddetli bir isabet alıyorsun!
Sisi yararak gelen mor pençe yüksek hızda sana çarpıyor ve vücudunun sağ tarafında derin kesikler bırakıyor. Elin devasa boyutu sebebi ile kesiler omzundan ayaklarına kadar paralel bir şekilde gerçekleşmiş oluyor; biri omzunda, biri elinin dirseğine ve göğsünün altına, diğeri karın bölgene, bir diğeri bacağının dış kısmına, sonuncusu ise diz ile topuk arasındaki bir yere denk geliyor.
Kendi etrafında bir tur dönüp 2-3 metre kadar kendi soluna doğru savruluyor ve sisin içerisinden fırlıyorsun. Sisin dışına doğru havaya uzanan eli fark ediyorsun kendini toparlarken. Keşiş formun sayesinde zihnini bu acıdan sıyırıp toparlaman nispeten biraz daha hızlı gerçekleşiyor.
Sen dengeni kurarken sisin ortasından göğe yükselmiş olan mor kemik el, şiddetle zemine bir şaplak atıyor. Bu şaplakla beraber etrafa yayılan bir rüzgâr dalgası ile sis tekrar dağılmış oluyor.
O esnada, tekniğin illüzyonu başlattığını görüyorsun. Kırmızı gözlerle sana kitlenen Tategami, anlık olarak belindeki Ieyasu'nun cansız kafasına doğru bakıyor.
Elde ettiğin kafa karışıklığını yakalamış gibisin, ama maksimum bir kaç saniye kadar. Bir şeyler yapacaksan, şimdi tam sırası gibi. Tategami'nin gardı düşmüş değil, savaşta olduğunun bilincinde ve her an reaksiyona hazır fakat odağı anlık sende değil. Zeki bir shinobi olduğundan bunun da başka bir illüzyon olduğunu çözmesi çok hızlı olacağını biliyorsun.
Kırık burnuna ek olarak aldığın bu yaralar ile beraber anlık soğuk bir ter atıyorsun. Performansının bu noktadan sonra yavaş yavaş düşmeye başlayacağını biliyorsun. Atlatamayacağın hasarlar değil bunlar şimdilik, ancak iyileşmen biraz vakit alacak diye tahmin ediyorsun.
[Kotsuki-Sho] Baskın
- GM - Naruto
- Game Master

- Posts: 2933
- Joined: August 25th, 2018, 6:19 pm
Re: [Kotsuki-Sho] Baskın
Bu hesaba atılan PM'ler kontrol edilmemektedir.
- Komaeda Togami
- Kaçak

- Posts: 179
- Joined: September 3rd, 2018, 11:12 pm
Re: [Kotsuki-Sho] Baskın
Öne doğru sıçrayıp bana doğru dalışa geçmiş olan Tategami’yi atlatma planım, yüzde yüz başarıyla olmasa da çalışmış gibi görünüyordu. Sırtımı sıyırıp geçen kunailerin keskin acısını vücudumu doldurup taşmış adrenalin sebebiyle yalnızca bir anlığına hissettim, ardından tekniğime odaklanıp Utakata’nın devamlılığını sağlarken arkamı dönüp Tategami’yle yeniden yüzleşmeye hazırlandım. Tam bu esnada, sisi yarıp geçen mor elin hedefi olduğumu farkettim. Ancak tepki verebilmem için çok geçti. Vücudumun sağ kısmında birbirine ve yere paralel kesiler oluşurken, darbenin kuvvetiyle soluma doğru fırlatıldığımı hissettim. Bana pek de koruma sağlayamamış olan sisin içinden fırlarken, hala ayık olmamı sağlayan karga keşişi halime içten içe teşekkür ettim tekrardan.
Sisin dışına fırlayıp dengemi kurduğum gibi, az önce bana çok sayıda yara açmış olan mor renkli pençenin büyük bir şiddetle yere vurduğunu ve tüm sisin gözlerimin önünde dağıldığını hissettim. Sis dağıldığı gibiyse, Utakata’ya verdiğim komutun aktive olduğunu gördüm. Yoktan varolup Ieyasu’nun kesik kellesine doğru uçan bir karga, ağzından içeri girip ölü Daimyo’ya can vermişti. Ieyasu, planladığım şekilde Tategami’ye doğru seslenirken bana kilitlenmiş olan kırmızı gözlerin kesik kelleye döndüğünü gördüm. O anda, beklediğim fırsatı yakalayabildiğimi farketmiştim en nihayetinde. Dakikalardır, garip mor aura ve kemik el ortaya çıktığından beri sağa sola yuvarlanmak ve savuşturmak dışında hiç bir şey yapamamıştım. Daha kötüsü, doğru zamanlamayı yapamazsam kaçmaya çalışsam bile aramızdaki güç farkınan dolayı Tategami’nin beni kolayca yakalayıp savaşmaya devam ettiğim alternatiften çok daha büyük bir zarar verebileceğini bildiğim için kaçmaya tenezzül edememiştim. Şimdi ise, tekrar tekrar deneyip bir türlü elde edemediğim şansı elde etmiş gibi görünüyordum. Kazanamayacağım barizdi, ancak doğru hareket edersem artık kaçabilirdim.
Tategami’nin bakışları konuşmakta olan kesik kelleye döndüğü anda, karga keşişi halimin bana getirdiği özelliği kullanarak vücudumu kargalara dönüştürdüm ve gerisingeri; Tategami’den olabilecek en uzak noktaya hareket etmeye başladım. Tüm dikkatimi kaçmaya ve mümkün olduğunca uzaklaşmaya adayacaktım. Karga formumu yaralarım ve yorgunluğum sebebiyle koruyamayacak gibi olursam Tategami’nin olası görüş açısının dışındaki bir binanın arkasına saklanacak, yeniden kargaya dönüşmeye hazır olduğumda dönüşerek kaçmaya devam edecektim. Sanırım Riaru’yla ilk buluştuğumuz merkeze kadar kaçmam iş görürdü. O noktaya yakalanmadan veya hala takip edilmediğime emin olarak ulaşabilirsem kısa bir mola verebilirdim. Pektabii, oraya varana kadar karga keşişi halimi sürdürebileceğimden şüpheliydim. Keşiş halimin sonlanması halinde mümkün mertebe gizliliğimi koruyarak hızla buluşma noktasına ilerlemeyi sürdürecektim. Buluşma noktasına ulaştığımda Tategami hala peşimdeyse, mola vermeyi düşünmüyordum. Uzaklaşabildiğim kadar uzaklaşacak ve takip edilmediğime emin olana kadar hareketimi sürdürecektim. Hareket edemeyeceğim bir pozisyona gelirsem, cübbemin özelliğini kullanarak Nawanuke’den faydalanabilirdim. Tek umudum, kaçışım esnasında vücudumun kendini bırakmaması ve bayılmamaktı.
Sisin dışına fırlayıp dengemi kurduğum gibi, az önce bana çok sayıda yara açmış olan mor renkli pençenin büyük bir şiddetle yere vurduğunu ve tüm sisin gözlerimin önünde dağıldığını hissettim. Sis dağıldığı gibiyse, Utakata’ya verdiğim komutun aktive olduğunu gördüm. Yoktan varolup Ieyasu’nun kesik kellesine doğru uçan bir karga, ağzından içeri girip ölü Daimyo’ya can vermişti. Ieyasu, planladığım şekilde Tategami’ye doğru seslenirken bana kilitlenmiş olan kırmızı gözlerin kesik kelleye döndüğünü gördüm. O anda, beklediğim fırsatı yakalayabildiğimi farketmiştim en nihayetinde. Dakikalardır, garip mor aura ve kemik el ortaya çıktığından beri sağa sola yuvarlanmak ve savuşturmak dışında hiç bir şey yapamamıştım. Daha kötüsü, doğru zamanlamayı yapamazsam kaçmaya çalışsam bile aramızdaki güç farkınan dolayı Tategami’nin beni kolayca yakalayıp savaşmaya devam ettiğim alternatiften çok daha büyük bir zarar verebileceğini bildiğim için kaçmaya tenezzül edememiştim. Şimdi ise, tekrar tekrar deneyip bir türlü elde edemediğim şansı elde etmiş gibi görünüyordum. Kazanamayacağım barizdi, ancak doğru hareket edersem artık kaçabilirdim.
Tategami’nin bakışları konuşmakta olan kesik kelleye döndüğü anda, karga keşişi halimin bana getirdiği özelliği kullanarak vücudumu kargalara dönüştürdüm ve gerisingeri; Tategami’den olabilecek en uzak noktaya hareket etmeye başladım. Tüm dikkatimi kaçmaya ve mümkün olduğunca uzaklaşmaya adayacaktım. Karga formumu yaralarım ve yorgunluğum sebebiyle koruyamayacak gibi olursam Tategami’nin olası görüş açısının dışındaki bir binanın arkasına saklanacak, yeniden kargaya dönüşmeye hazır olduğumda dönüşerek kaçmaya devam edecektim. Sanırım Riaru’yla ilk buluştuğumuz merkeze kadar kaçmam iş görürdü. O noktaya yakalanmadan veya hala takip edilmediğime emin olarak ulaşabilirsem kısa bir mola verebilirdim. Pektabii, oraya varana kadar karga keşişi halimi sürdürebileceğimden şüpheliydim. Keşiş halimin sonlanması halinde mümkün mertebe gizliliğimi koruyarak hızla buluşma noktasına ilerlemeyi sürdürecektim. Buluşma noktasına ulaştığımda Tategami hala peşimdeyse, mola vermeyi düşünmüyordum. Uzaklaşabildiğim kadar uzaklaşacak ve takip edilmediğime emin olana kadar hareketimi sürdürecektim. Hareket edemeyeceğim bir pozisyona gelirsem, cübbemin özelliğini kullanarak Nawanuke’den faydalanabilirdim. Tek umudum, kaçışım esnasında vücudumun kendini bırakmaması ve bayılmamaktı.

- GM - Naruto
- Game Master

- Posts: 2933
- Joined: August 25th, 2018, 6:19 pm
Re: [Kotsuki-Sho] Baskın
Vücudun bin parçaya bölünüyor ve her biri simsiyah kargalara dönüşüyor. Bu dönüşüm tamamlandığında çoktan hasmından en uzak noktaya doğru harekete geçmiş oluyorsun çoktan. Hızla ortamı terk ediyorsun; önündeki terkedilmiş bir evin camından girip, hemen arka cephesine bakan camdan çıkıp, izini kaybettirme gayesindesin.
Sen tam bu evin camından içeri girerken karga sürüsü olarak, bir haykırış duyuyorsun arkanda sabit duran Tategami'den.
"AMATERASU!"
Tüm açık alanda yankılanıyor bu ses. Sesi takip eden, tek, kısa ve kulak tırmalayıcı bir kuş şakımasına benzer bir ses daha dolduruyor ortamı. Ardından acı, çok büyük bir acı tüm benliğini kaplıyor!
Bütün kargaları simsiyah, ışık yaymayan, aksine ışığı soğuran bir alev kaplıyor. Cehennemin dibi kadar sıcak bu alevlerle can havliyle göğe doğru yükseliyorsun karga formunda bir kaç saniyeliğine. Dolunayın ışığında, simsiyah alevlerin arasında kargalar birleşiyor ve tekrar bedenin oluşuyor.
Gökyüzünden aşağı bir meteor misali düşmeye başlıyorsun. Arkanda bıraktığın simsiyah çizgi, ay ışığıyla aydınlatılan gecenin karanlık çehresinden akan bir göz yaşı gibi. Bir kaç saniye sonra acı kendini uyuşukluğa bırakıyor. Bu uyuşukluktan mıdır bilinmez, yere çakıldığını duyuyor, ama hissetmiyorsun.
"Shinigami ona hazır olduğunda gelmez, Togami-kun."
Derin bir nefes alıyor ve kendine geliyorsun. Ufukta yanan Izena'nın ötesinde bir yerlerde, bir koruluğa kurulmuş bir kamptasın. Etrafta Riaru'ya bağlı shinobilerin gezdiğini görüyorsun. Bir kaç kutu, kutuların içerisinde de teçhizat ve erzaklar seçiyorsun. Kutulara ekipmanlar geri kaldırılıyor, erzakların fazlası da geri paketleniyor gibi. Bir shinobinin bir kutuyu bir parşömene mühürlediğine şahit oluyorsun göz ucuyla.
Sırtını bir ağaca vermiş bir şekilde, zemine serilmiş kalın bir battaniyenin üstünde oturmuş bir şekilde olduğunu fark ediyorsun. Ellerine ve kollarına bakıyorsun, yanık izleri ve savaşta aldığın diğer yaraları seçebiliyorsun. Bu yüzden yaşadıklarının bir rüya olmadığını algılayabiliyorsun.
Ancak yanıkların çok, ama çok hafif görünüyorlar. Şu noktada inanılmaz bitkinsin ancak yanıklar sadece bir can sıkıntısı oluşturan şeylerden ibaret. Üzerinde yere çarpmaya dair bir hasar da yok gibi.
Tekrar kamp alanına göz gezdirdiğinde, Riaru'yu görüyorsun. Sana doğru yürümekte. Bir kaç adım sonra yanına varmış oluyor.
Epey yaralı görünmekte. Sağ kolu sargıda değil ancak kırık olduğu bariz. Sol kaşı da patlamış. Giysisi yırtıklarla dolu, sol tarafının morluklarla kaplı olduğunu seçiyorsun bunların altından. Ancak öyle garip bir otorite ve karizmaya sahip ki, bu hali onu daha tehlikeli hissettiriyor resmen.
Yanına gelince çömeliyor ve sağlam dirseğini, sağ ayağının dizinin üstüne koyup elini serbest bırakıyor. Kafasını hafifçe yana eğiyor ve suratını inceliyor. Özellikle gözlerinin içine bakıyor, muhtemelen göz bebeklerini kontrol ediyor gibi.
"Avcı yuvada." diyor dalgın bir ses tonuyla. Otomatik bir söylem gibi görünüyor bu. "Nasıl hissediyorsun?" diye devam ediyor, seyiren sağlam gözü ile seni incelemeye devam ederken.
Sen tam bu evin camından içeri girerken karga sürüsü olarak, bir haykırış duyuyorsun arkanda sabit duran Tategami'den.
"AMATERASU!"
Tüm açık alanda yankılanıyor bu ses. Sesi takip eden, tek, kısa ve kulak tırmalayıcı bir kuş şakımasına benzer bir ses daha dolduruyor ortamı. Ardından acı, çok büyük bir acı tüm benliğini kaplıyor!
Bütün kargaları simsiyah, ışık yaymayan, aksine ışığı soğuran bir alev kaplıyor. Cehennemin dibi kadar sıcak bu alevlerle can havliyle göğe doğru yükseliyorsun karga formunda bir kaç saniyeliğine. Dolunayın ışığında, simsiyah alevlerin arasında kargalar birleşiyor ve tekrar bedenin oluşuyor.
Gökyüzünden aşağı bir meteor misali düşmeye başlıyorsun. Arkanda bıraktığın simsiyah çizgi, ay ışığıyla aydınlatılan gecenin karanlık çehresinden akan bir göz yaşı gibi. Bir kaç saniye sonra acı kendini uyuşukluğa bırakıyor. Bu uyuşukluktan mıdır bilinmez, yere çakıldığını duyuyor, ama hissetmiyorsun.
"Shinigami ona hazır olduğunda gelmez, Togami-kun."
Derin bir nefes alıyor ve kendine geliyorsun. Ufukta yanan Izena'nın ötesinde bir yerlerde, bir koruluğa kurulmuş bir kamptasın. Etrafta Riaru'ya bağlı shinobilerin gezdiğini görüyorsun. Bir kaç kutu, kutuların içerisinde de teçhizat ve erzaklar seçiyorsun. Kutulara ekipmanlar geri kaldırılıyor, erzakların fazlası da geri paketleniyor gibi. Bir shinobinin bir kutuyu bir parşömene mühürlediğine şahit oluyorsun göz ucuyla.
Sırtını bir ağaca vermiş bir şekilde, zemine serilmiş kalın bir battaniyenin üstünde oturmuş bir şekilde olduğunu fark ediyorsun. Ellerine ve kollarına bakıyorsun, yanık izleri ve savaşta aldığın diğer yaraları seçebiliyorsun. Bu yüzden yaşadıklarının bir rüya olmadığını algılayabiliyorsun.
Ancak yanıkların çok, ama çok hafif görünüyorlar. Şu noktada inanılmaz bitkinsin ancak yanıklar sadece bir can sıkıntısı oluşturan şeylerden ibaret. Üzerinde yere çarpmaya dair bir hasar da yok gibi.
Tekrar kamp alanına göz gezdirdiğinde, Riaru'yu görüyorsun. Sana doğru yürümekte. Bir kaç adım sonra yanına varmış oluyor.
Epey yaralı görünmekte. Sağ kolu sargıda değil ancak kırık olduğu bariz. Sol kaşı da patlamış. Giysisi yırtıklarla dolu, sol tarafının morluklarla kaplı olduğunu seçiyorsun bunların altından. Ancak öyle garip bir otorite ve karizmaya sahip ki, bu hali onu daha tehlikeli hissettiriyor resmen.
Yanına gelince çömeliyor ve sağlam dirseğini, sağ ayağının dizinin üstüne koyup elini serbest bırakıyor. Kafasını hafifçe yana eğiyor ve suratını inceliyor. Özellikle gözlerinin içine bakıyor, muhtemelen göz bebeklerini kontrol ediyor gibi.
"Avcı yuvada." diyor dalgın bir ses tonuyla. Otomatik bir söylem gibi görünüyor bu. "Nasıl hissediyorsun?" diye devam ediyor, seyiren sağlam gözü ile seni incelemeye devam ederken.
Bu hesaba atılan PM'ler kontrol edilmemektedir.
- Komaeda Togami
- Kaçak

- Posts: 179
- Joined: September 3rd, 2018, 11:12 pm
Re: [Kotsuki-Sho] Baskın
Karga formunda başlattığım kaçışım; yalnızca birkaç kare ve duyduğum bazı seslerden, ancak en çok bilinmezlikten ibaretti. Arkamdan haykırdığını duyduğum Tategami’nin bir tekniği olsa gerekti tüm dünyamı acıya boğan. Parlamayan, karanlığın ta kendisi gibi görünen simsiyah alevler. Dolunayın parlak ışığını bile soğuran alevler. Ancak daha önce de yaşamış olduğum gibi, neyle karşı karşıya olduğumu anlamaya bile fırsatım olmamıştı. Kargalarımın yeniden kendi bedenimi oluşturduğunu hissettiğim gibi bilincimi yitirmeye başlamıştım. Duyduğum son şey, yere çakıldığımı beynime ileten derin ‘küt’ sesiydi.
‘Shingami ona hazır olduğunda gelmez, Togami-kun.’ Bir alarm çınlaması gibi zihnimde yankılanan bu sözlerle aniden gözlerim açılmış, oksijen açlığı duyarmışçasına derin bir nefes almıştım. Refleksif olarak gözlerimle hızlıca etrafı tarayıp olası tehditleri kollamaya çalışırken, içinde bulunduğum durumun beklediğim şekilde olmadığını farketmem birkaç saniye sürmüştü. Geçici bir kamp alanına benzer bir yerde, bir ağaç dibinde oturur pozisyondaydım. Çevremde bazı shinobilerin hummalı bir çalışma yürütmekte olduklarını görebiliyordum. Teçhizat ve erzaklar kolileniyor, koliler belli ki fuuinjutsu aracılığıyla parşomenlere mühürleniyordu. Ortalık toplanıyor gibiydi. Bunun anlamı her şeyin bitmiş olmasıydı muhakkak. Kafamı kaldırıp ufukta alevler içinde yanmakta olan kasabaya diktim gözlerimi. Izena. Son hatırladığım, gökyüzünden yere çakıldığımdı. Peki buraya nasıl gelmiştim? Tategami’ye ne olmuştu peki? Onu bu denli öfkelendirdikten sonra peşimi kolay kolay bırakacağını sanmıyordum. Hele ki bilincimi yitirip bayılmışken. Şu an bir genjutsu etkisi altında olabilir miydim? Belki de yakalanmış ve sahte bir güvenlik hissi yaratacak bir ilüzyonun içine yerleştirilmiştim. Böylelikle konuşmam sağlanacaktı. Paranyoyaya mı kapılıyordum? Çok uzun zamandır beni bu denli etkileyen büyük bir savaşın içine girmemiştim. Belki de bu kadar kudretlisine hiç. Zihnimin yerinde olduğuna emin olmam gerekiyordu. “Kendine gel ahmak.” diye mırıldandım kendi kendime. Tategami’nin genjutsu konusunda zayıf olduğunu, kendimin ise ortalama üstü olduğunun farkındaydım. Bu gerçek hayattı.
Korkunç bitkinliğimi yoksaymaya çalışarak, vücudumda gezdirdim gözlerimi. Basit yanıklar ve savaş yaraları dışında hiç bir şey yoktu. Onlarca metre yüksekten yere çakıldığıma benim bile inanasım gelmiyordu şu anki halimle. Karga keşişi halimin çoktan sonlandığını gözlerimi açtığım gibi anlamıştım, doğaya dair üstün algım yoktu. Bu sebeple zayıf vücudumun çok daha fazla acı ve derbederlik içinde olması gerekirdi. Siyah alevin sonsuz sıcaklığının ardından kalan şeyler basit yanıklardı sadece. Bir iryou-nin mi vardı ortamda? Akla makul gelen yegane açıklama buydu. Etrafta başka birilerini iyileştirmekle meşgul yeşilimsi parlak bir ışık aramak üzere kafamı yeniden kaldırdığımda, varlığını şu ana kadar tamamen unuttuğum Riaru’yu farkettim. Tategami öylesine baskın bir kuvvetti ki, bu görevi Riaru’yla birlikte yaptığım tamamen çıkmıştı aklımdan. Shinobilere dikkatli bir şekilde baktığımda, Riaru’nun renklerini taşımakta olduklarını farkettim. Zihnim yavaş yavaş uyanıyor, paranoyalarından kurtulup gerçekliğe dönüyordu.
Riaru, birkaç uzun adımla aramızdaki mesafeyi kapatıp üzerinde oturur pozisyonda bulunduğum battaniyenin önüne çöktüğünde bakışlarımı yeniden ona çevirdim. Benden çok daha kötü göründüğü kesindi. Sağ kolu anatomik olarak olmaması gereken bir halde gibiydi. Kırıktı belli ki, ancak benimle ilgilendiğini tahmin ettiğim iryou-nin Riaru’yla ilgilenmemiş olsa gerek ki, ortada kolu sabitlemek için herhangi bir sargı görmüyordum. Aynı şey patlak olan sol kaşı için de geçerliydi. Yine de tüm bunlara rağmen, karanlık aurası her zamanki kadar; hatta belki de daha bile etkileyiciydi. Fiziksel kondisyonum da göz önüne alındığında, tüm yaralarına rağmen beni tek bir hamleyle öldürebileceğine bir kez daha emin olmuştum. Kafasını hafifçe yana eğip gözlerini gözlerime diktiğinde ise, ruhumu delip geçtiğini hissettim. Göz bebeklerimi kontrol ediyor gibiydi. Bir tekniğin etkisinde olduğumdan mı şüpheleniyordu? Bunu bir on saniye kadar önce yapmış olsa muhtemelen o anki paranoyamla cübbemin içindeki tantouya uzanıp vücudumda uzanabildiğim ilk uzvuma saplardım. Ancak şimdi, delici bakışlarına soğuk bir şekilde karşılık vermek dışında hiç bir şey yapmamayı seçmiştim. Birkaç saniyelik bakışmanın ardından, kod gibi görünen bir cümle sarfetmişti dalgın bir şekilde. Ardından nasıl hissettiğimi sormuştu. Kendim bile emin değildim aslında nasıl hissettiğimden. Riaru’yla şu ana kadarki tüm konuşmalarımızda mesafemi ve soğukluğumu korumuş, profesyonel bir saygı çerçevesi içinde hareket etmiştim. Ancak tam şu noktada, ölümün pençesinden milimetrelerle kurtulmuşken ve sosyal bariyerlerimin hiç biri aktif değilken içimden geldiği gibi cevap vermekte bir beis görmüyordum: “Kellem yerinde, Ieyasu’nun aksine.” dedim Riaru’nun tonuna benzer bir dalgınlıkla. “Görüyorum ki, kellesi yerinde olan tek kişi ben değilim.” Soğuk bakışlarımı hafifçe alevlendirerek, meydan okurcasına baktım Riaru’ya. Ölümle bu kadar burun buruna kalmanın verdiği boşvermişlik hissi vardı üstümde. Ölümün nefesini biraz daha içime çekmemin ne gibi bir zararı olabilirdi ki?
‘Shingami ona hazır olduğunda gelmez, Togami-kun.’ Bir alarm çınlaması gibi zihnimde yankılanan bu sözlerle aniden gözlerim açılmış, oksijen açlığı duyarmışçasına derin bir nefes almıştım. Refleksif olarak gözlerimle hızlıca etrafı tarayıp olası tehditleri kollamaya çalışırken, içinde bulunduğum durumun beklediğim şekilde olmadığını farketmem birkaç saniye sürmüştü. Geçici bir kamp alanına benzer bir yerde, bir ağaç dibinde oturur pozisyondaydım. Çevremde bazı shinobilerin hummalı bir çalışma yürütmekte olduklarını görebiliyordum. Teçhizat ve erzaklar kolileniyor, koliler belli ki fuuinjutsu aracılığıyla parşomenlere mühürleniyordu. Ortalık toplanıyor gibiydi. Bunun anlamı her şeyin bitmiş olmasıydı muhakkak. Kafamı kaldırıp ufukta alevler içinde yanmakta olan kasabaya diktim gözlerimi. Izena. Son hatırladığım, gökyüzünden yere çakıldığımdı. Peki buraya nasıl gelmiştim? Tategami’ye ne olmuştu peki? Onu bu denli öfkelendirdikten sonra peşimi kolay kolay bırakacağını sanmıyordum. Hele ki bilincimi yitirip bayılmışken. Şu an bir genjutsu etkisi altında olabilir miydim? Belki de yakalanmış ve sahte bir güvenlik hissi yaratacak bir ilüzyonun içine yerleştirilmiştim. Böylelikle konuşmam sağlanacaktı. Paranyoyaya mı kapılıyordum? Çok uzun zamandır beni bu denli etkileyen büyük bir savaşın içine girmemiştim. Belki de bu kadar kudretlisine hiç. Zihnimin yerinde olduğuna emin olmam gerekiyordu. “Kendine gel ahmak.” diye mırıldandım kendi kendime. Tategami’nin genjutsu konusunda zayıf olduğunu, kendimin ise ortalama üstü olduğunun farkındaydım. Bu gerçek hayattı.
Korkunç bitkinliğimi yoksaymaya çalışarak, vücudumda gezdirdim gözlerimi. Basit yanıklar ve savaş yaraları dışında hiç bir şey yoktu. Onlarca metre yüksekten yere çakıldığıma benim bile inanasım gelmiyordu şu anki halimle. Karga keşişi halimin çoktan sonlandığını gözlerimi açtığım gibi anlamıştım, doğaya dair üstün algım yoktu. Bu sebeple zayıf vücudumun çok daha fazla acı ve derbederlik içinde olması gerekirdi. Siyah alevin sonsuz sıcaklığının ardından kalan şeyler basit yanıklardı sadece. Bir iryou-nin mi vardı ortamda? Akla makul gelen yegane açıklama buydu. Etrafta başka birilerini iyileştirmekle meşgul yeşilimsi parlak bir ışık aramak üzere kafamı yeniden kaldırdığımda, varlığını şu ana kadar tamamen unuttuğum Riaru’yu farkettim. Tategami öylesine baskın bir kuvvetti ki, bu görevi Riaru’yla birlikte yaptığım tamamen çıkmıştı aklımdan. Shinobilere dikkatli bir şekilde baktığımda, Riaru’nun renklerini taşımakta olduklarını farkettim. Zihnim yavaş yavaş uyanıyor, paranoyalarından kurtulup gerçekliğe dönüyordu.
Riaru, birkaç uzun adımla aramızdaki mesafeyi kapatıp üzerinde oturur pozisyonda bulunduğum battaniyenin önüne çöktüğünde bakışlarımı yeniden ona çevirdim. Benden çok daha kötü göründüğü kesindi. Sağ kolu anatomik olarak olmaması gereken bir halde gibiydi. Kırıktı belli ki, ancak benimle ilgilendiğini tahmin ettiğim iryou-nin Riaru’yla ilgilenmemiş olsa gerek ki, ortada kolu sabitlemek için herhangi bir sargı görmüyordum. Aynı şey patlak olan sol kaşı için de geçerliydi. Yine de tüm bunlara rağmen, karanlık aurası her zamanki kadar; hatta belki de daha bile etkileyiciydi. Fiziksel kondisyonum da göz önüne alındığında, tüm yaralarına rağmen beni tek bir hamleyle öldürebileceğine bir kez daha emin olmuştum. Kafasını hafifçe yana eğip gözlerini gözlerime diktiğinde ise, ruhumu delip geçtiğini hissettim. Göz bebeklerimi kontrol ediyor gibiydi. Bir tekniğin etkisinde olduğumdan mı şüpheleniyordu? Bunu bir on saniye kadar önce yapmış olsa muhtemelen o anki paranoyamla cübbemin içindeki tantouya uzanıp vücudumda uzanabildiğim ilk uzvuma saplardım. Ancak şimdi, delici bakışlarına soğuk bir şekilde karşılık vermek dışında hiç bir şey yapmamayı seçmiştim. Birkaç saniyelik bakışmanın ardından, kod gibi görünen bir cümle sarfetmişti dalgın bir şekilde. Ardından nasıl hissettiğimi sormuştu. Kendim bile emin değildim aslında nasıl hissettiğimden. Riaru’yla şu ana kadarki tüm konuşmalarımızda mesafemi ve soğukluğumu korumuş, profesyonel bir saygı çerçevesi içinde hareket etmiştim. Ancak tam şu noktada, ölümün pençesinden milimetrelerle kurtulmuşken ve sosyal bariyerlerimin hiç biri aktif değilken içimden geldiği gibi cevap vermekte bir beis görmüyordum: “Kellem yerinde, Ieyasu’nun aksine.” dedim Riaru’nun tonuna benzer bir dalgınlıkla. “Görüyorum ki, kellesi yerinde olan tek kişi ben değilim.” Soğuk bakışlarımı hafifçe alevlendirerek, meydan okurcasına baktım Riaru’ya. Ölümle bu kadar burun buruna kalmanın verdiği boşvermişlik hissi vardı üstümde. Ölümün nefesini biraz daha içime çekmemin ne gibi bir zararı olabilirdi ki?



