[Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
- Kitamura Susumu
- Kusagakure

- Posts: 328
- Joined: August 31st, 2018, 1:49 am
- Location: Kalbiniz :)))(
Re: [Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
Teki, adamı öldürmemeyi tercih ederek rahat bir nefes almamı sağlamıştı. Tarih tekerrürden ibaret derlerdi ya... Doğruydu sanırım, bu anı daha önce bir değil birkaç defa yaşamıştım. Bıçağı bir rakibin boğazından geçirmek kaşla göz arasında gerçekleşen bir mevzu, bu esnada bir şey hissetmediğim ise doğru, evet. Fakat bu karardan öncesi ve sonrası? Öldürme konsepti ile bir problemimin olmadığını iddia etsem de, kendime söylediğim bazı yalanlar da vardı sanırım. Yoksa öldürmemeyi tercih eden her silah arkadaşımda üzerimden bu kadar yük kalkmazdı.
Bir süredir bir ağacın dibinde çimenler üzerinde oturmaktaydım. Pançomun kapşonunu indirmiş, saçlarımı çözerek salmıştım kafamdaki baskıyı biraz azaltabilmek için. Parmaklarımla bazen şakaklarımı bazen de burnumun çatını ovalıyordum biraz daha rahatlayabilmek için. Teki’nin yamulttuğu adamı basbaya kaçırmıştık. Lakin adamla ne savaşa giren, ne de onu taşıyan taraf olmamama rağmen yorgun hissetmeye başlamıştım kamp alanını geride bıraktığımızda. Fiziksel bir yorgunluktan ziyade zihinseldi bu, az ötemdeki çocukların kendi aralarındaki konuşmalara bakılırsa bu yorgunluğu tek yaşayan da ben değildim.
Komikti aslında aralarında konuştukları. Hatta trajikomik demek daha doğru olurdu. “Tatlıcı” ile “can alma” laflarını birbirine bu kadar yakın cümlelerde kurabilmelerini geçtim, şu kadarcık bir çatışmayla sarsılmalarını tarif edecek başka bir kelime gelmiyordu aklıma. Küçümsediğimden böyle düşünmüyordum, onların yaşlarında ben daha beterdim zira bizim dönemimizdeki “barış” yalanı günümüze göre biraz daha kuvvetliydi. Sınırda kopan savaşlar, ülke bölüp huzur kaçıran teröristler ya da dengeleri değiştirmesi umut edilen gizemli taşlar öyle pek yoktu. Bu yüzden benim genin olduğum yıllara göre daha şanssız dönemlerden geçiyor olabilirlerdi, buna diyecek lafım yoktu. Fakat sınırın birkaç kilometre ötesinde antrenman yapacak ekipman bile bulamayan, savaşın ve parçalanmış toprakların içine doğan, az önceki çatışmanın kat be kat fazlasını her gün görmek zorunda olan yaşıtları da vardı bu çocukların. Hayat bazen gerçekten adaletsiz olabiliyordu, ancak bu adaletsizlik ellerinden tutmamak için geçerli bir sebep de değildi.
“Çocuk olmak kötü bir şey mi ki?” diye kalktım. Üstümü başımı hafiften düzeltip arkamdaki toprağı silkeledim. Hafif bir gülümseme takındım zoraki bir şekilde ve çocuklara birkaç adım yaklaştım.
Kollarımı önümde kavuşturdum. Teker teker baktım yüzlerine, ardından Seito’ya diktim bakışlarımı önce. “Gerekli olduğunda birini öldürmeye hazır olmamız önemli, bu doğru. Fakat shinobi olmak can almaktan mı ibarettir sadece? Öldürmemeyi, rakibimizin yaşamasına izin vermeyi hiç mi tercih edemeyiz? Bazen yeri gelir, bir şeyi yapabileceğin halde yapmamak, kavgaları daha çıkmadan sonlandırır.”
Biraz duraksadım, bakışlarımı Seito’dan çekip bir Miyacho’ya, bir Haruka’ya bakmaya başladım konuşmaya devam ederken. “Peki, isabetli fırlatmayı öğrendiğimiz kunailer mi verir böyle anlarda kararı? Ruhumuzu boş verip sadece kaslarımızı geliştirirsek cesaret ile vicdan arasındaki çizgiyi nasıl görebilir hale geliriz? Tek başına “saf güç” yıkımdan başka ne getirebilir?”
Önümdeki kollarımı tekrar bozup iki yana saldım. Bakışlarımı da vücudumu da adamın olduğu yöne çevirip devam ettim son cümlelerime. “Bence sakin bir kafa ile hep beraber tatlıcıda oturmanız bu soruların cevaplarını düşünmek için iyi bir fırsat.” Birkaç adım atarak adama doğru ilerlemeye başladım. “Hem, kimin ne zaman arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmediğine bin pişman olacağının garantisi yok.” Sesim sonlara doğru biraz daha azalmıştı. Yine de duyabildiklerinden emindim.
“Ellerine sağlık. Gerisini ben devralabilirim.” Teki, ben çocuklar ile muhattap olurken çoktan bağlamıştı adamı itinayla. Parmaklarımı misina arasından sokarak ne kadar sıkı bağlandığını bir tarttım kendimce. Birazdan adamı uyandırıp, “sorgulamaya” başlayacaktım sonuçta ve kaslarını şişirip bağlarından kurtularak üzerime atlayan biriyle uğraşmak istemediğime emindim. Ardından elimi burnuna atıp seri bir hamle ile kırılan kemiğini yerine geri oturtacaktım. Bu epey canını acıtmalıydı. Baygın bir insanı uyandırmanın can acısından daha iyi bir yolu da yoktu. Uyanması için yeterli olacağını düşünüyordum ancak yetmezse sağını solunu cimcirmeye ve uyanana kadar sarsmaya devam edebilirdim, çok dert değildi.
Adam uyandıktan sonra onu sorgulamayı üzerinde Omotsuki uygulayarak yapmayı düşünüyordum. Fakat buna hemen geçmek yerine onu önce sözel bir şekilde sorgulayacaktım. “Bir kaçak avı için sence de fazla sabit bir organizasyon kurmamış mısınız? Burada asıl yaptığınız şey ne?” diye başlayacaktım sorularıma. Ne kadar dürüst davranacağını, konuşmaya meyilli olup olmadığını merak ediyordum, ancak bunun öyle özel bir sebebi de yoktu. Jubaku Satsu’ya gösterdiği dirençten dolayı zihinsel olarak çok zayıf biri olmamalıydı, muhtemelen yalan söyleyecekti. Ancak direkt olarak genjutsu uygulamayışım, aslen ne yaptıklarını bilmediğimizi düşünmesini de sağlayabilirdi ve onu saldığımızda bu durum işimize gelebilirdi. Salarsak yani. Salardık heralde, di’ mi? Bir de bunun için tartışmak zorunda kalmazdım umarım o kadar tantanadan sonra.
Bir süredir bir ağacın dibinde çimenler üzerinde oturmaktaydım. Pançomun kapşonunu indirmiş, saçlarımı çözerek salmıştım kafamdaki baskıyı biraz azaltabilmek için. Parmaklarımla bazen şakaklarımı bazen de burnumun çatını ovalıyordum biraz daha rahatlayabilmek için. Teki’nin yamulttuğu adamı basbaya kaçırmıştık. Lakin adamla ne savaşa giren, ne de onu taşıyan taraf olmamama rağmen yorgun hissetmeye başlamıştım kamp alanını geride bıraktığımızda. Fiziksel bir yorgunluktan ziyade zihinseldi bu, az ötemdeki çocukların kendi aralarındaki konuşmalara bakılırsa bu yorgunluğu tek yaşayan da ben değildim.
Komikti aslında aralarında konuştukları. Hatta trajikomik demek daha doğru olurdu. “Tatlıcı” ile “can alma” laflarını birbirine bu kadar yakın cümlelerde kurabilmelerini geçtim, şu kadarcık bir çatışmayla sarsılmalarını tarif edecek başka bir kelime gelmiyordu aklıma. Küçümsediğimden böyle düşünmüyordum, onların yaşlarında ben daha beterdim zira bizim dönemimizdeki “barış” yalanı günümüze göre biraz daha kuvvetliydi. Sınırda kopan savaşlar, ülke bölüp huzur kaçıran teröristler ya da dengeleri değiştirmesi umut edilen gizemli taşlar öyle pek yoktu. Bu yüzden benim genin olduğum yıllara göre daha şanssız dönemlerden geçiyor olabilirlerdi, buna diyecek lafım yoktu. Fakat sınırın birkaç kilometre ötesinde antrenman yapacak ekipman bile bulamayan, savaşın ve parçalanmış toprakların içine doğan, az önceki çatışmanın kat be kat fazlasını her gün görmek zorunda olan yaşıtları da vardı bu çocukların. Hayat bazen gerçekten adaletsiz olabiliyordu, ancak bu adaletsizlik ellerinden tutmamak için geçerli bir sebep de değildi.
“Çocuk olmak kötü bir şey mi ki?” diye kalktım. Üstümü başımı hafiften düzeltip arkamdaki toprağı silkeledim. Hafif bir gülümseme takındım zoraki bir şekilde ve çocuklara birkaç adım yaklaştım.
Kollarımı önümde kavuşturdum. Teker teker baktım yüzlerine, ardından Seito’ya diktim bakışlarımı önce. “Gerekli olduğunda birini öldürmeye hazır olmamız önemli, bu doğru. Fakat shinobi olmak can almaktan mı ibarettir sadece? Öldürmemeyi, rakibimizin yaşamasına izin vermeyi hiç mi tercih edemeyiz? Bazen yeri gelir, bir şeyi yapabileceğin halde yapmamak, kavgaları daha çıkmadan sonlandırır.”
Biraz duraksadım, bakışlarımı Seito’dan çekip bir Miyacho’ya, bir Haruka’ya bakmaya başladım konuşmaya devam ederken. “Peki, isabetli fırlatmayı öğrendiğimiz kunailer mi verir böyle anlarda kararı? Ruhumuzu boş verip sadece kaslarımızı geliştirirsek cesaret ile vicdan arasındaki çizgiyi nasıl görebilir hale geliriz? Tek başına “saf güç” yıkımdan başka ne getirebilir?”
Önümdeki kollarımı tekrar bozup iki yana saldım. Bakışlarımı da vücudumu da adamın olduğu yöne çevirip devam ettim son cümlelerime. “Bence sakin bir kafa ile hep beraber tatlıcıda oturmanız bu soruların cevaplarını düşünmek için iyi bir fırsat.” Birkaç adım atarak adama doğru ilerlemeye başladım. “Hem, kimin ne zaman arkadaşlarıyla daha çok vakit geçirmediğine bin pişman olacağının garantisi yok.” Sesim sonlara doğru biraz daha azalmıştı. Yine de duyabildiklerinden emindim.
“Ellerine sağlık. Gerisini ben devralabilirim.” Teki, ben çocuklar ile muhattap olurken çoktan bağlamıştı adamı itinayla. Parmaklarımı misina arasından sokarak ne kadar sıkı bağlandığını bir tarttım kendimce. Birazdan adamı uyandırıp, “sorgulamaya” başlayacaktım sonuçta ve kaslarını şişirip bağlarından kurtularak üzerime atlayan biriyle uğraşmak istemediğime emindim. Ardından elimi burnuna atıp seri bir hamle ile kırılan kemiğini yerine geri oturtacaktım. Bu epey canını acıtmalıydı. Baygın bir insanı uyandırmanın can acısından daha iyi bir yolu da yoktu. Uyanması için yeterli olacağını düşünüyordum ancak yetmezse sağını solunu cimcirmeye ve uyanana kadar sarsmaya devam edebilirdim, çok dert değildi.
Adam uyandıktan sonra onu sorgulamayı üzerinde Omotsuki uygulayarak yapmayı düşünüyordum. Fakat buna hemen geçmek yerine onu önce sözel bir şekilde sorgulayacaktım. “Bir kaçak avı için sence de fazla sabit bir organizasyon kurmamış mısınız? Burada asıl yaptığınız şey ne?” diye başlayacaktım sorularıma. Ne kadar dürüst davranacağını, konuşmaya meyilli olup olmadığını merak ediyordum, ancak bunun öyle özel bir sebebi de yoktu. Jubaku Satsu’ya gösterdiği dirençten dolayı zihinsel olarak çok zayıf biri olmamalıydı, muhtemelen yalan söyleyecekti. Ancak direkt olarak genjutsu uygulamayışım, aslen ne yaptıklarını bilmediğimizi düşünmesini de sağlayabilirdi ve onu saldığımızda bu durum işimize gelebilirdi. Salarsak yani. Salardık heralde, di’ mi? Bir de bunun için tartışmak zorunda kalmazdım umarım o kadar tantanadan sonra.
- Kasumikage Teki
- Kusagakure

- Posts: 429
- Joined: October 22nd, 2018, 2:54 am
Re: [Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
Sıkıca bağlıyordu az önce yumruğu ile bayılttığı adamı. Misinayı sıkı sıkı, adamın uyandığında hareket etmesini engelleyecek şekilde bağlarken de kafasındaki düşüncelere dalmıştı. İçten içe Kitsune'yi dert ediyordu. Öğrencilerini tehlikeli bir ortama soktuğunu da düşünüyordu. Adamı bayıltmadan önce ağzından çıkan "Onları savaş alanına getirdiğinde bir çocuk olmayı bıraktılar." cümlesi yer etmişti kafasına. Hatalı mıydı Teki? Öğrencilerini görevin bu kısmına almış olması çok mu tehlikeliydi? Bu tarafı Susumu ve Haru'nun halletmesi, Teki ve takımının ise görevin diğer kısmıyla mı ilgilenmesi gerekirdi?
"Sanmıyorum..."
Dövüşün kritiğini yapmaya başlamıştı kafasında bir yandan da. Dokudan'ı aktif ve efektif bir şekilde kullanabildiği için mutluydu. Jutsusunun işe yaradığını görmesi de çok rahatlatmıştı içini. Gerçekten de verdiği emek ve zamana değmişti. Çok çalışmıştı bu jutsuyu geliştirebilmek için. Her ne kadar Dokuton'a ek olarak özel bir çakra türü kullanmasına gerek kalmasa da, sadece zırh oluşturmaktan çok daha farklıydı Dokudan. Bölgesel olarak zehri sertleştirme kısmında hiçbir zaman sorunu olmamıştı Teki'nin. Zaten sahip olduğu zırh refleksi ile kolayca hallediyordu o aşamayı. Fakat sertleştirdiği zehri parmağından yüksek hızla fırlatma kısmına gerçekten de çok uzun zaman harcamıştı. Çalışmalarının çoğunu babası Yamamoto ile yapıyor olması da işin en can sıkıcı kısmıydı. Elbette çok seviyordu babasını Teki, fakat babasının ne derece mükemmeliyetçi olduğunu da gayet iyi biliyordu. Bu sebeple ara ara babasını ekip, Asarin ile çalışıyordu. Asarin her ne kadar Teki'ye Dokuton özelinde yardımcı olamasa da analiz yeteneği ile Teki'ye fazlasıyla yardımcı olmuştu.
Adamı yeteri kadar sıkı bağlandığından emin olduğu gibi Susumu yanında belirmiş ve işin gerisini devralacağını söylemişti. Arkada Teki'nin öğrencileri ile bir şeyler de konuşmuştu Susumu ancak Teki ne konuştuklarını bir türlü anlayamamıştı. Sorgu konusunda çok iyi olacağını da düşünmüyordu Teki. Kafası daha çok dövüşe çalışıyordu. Konuşma ve bilgi alma kısmında gerçekten de işin kalanını Susumu'ya bırakmak mantıklı gelmişti ona da.
Susumu'ya dönüp "Hadi kolay gelsin." dedikten sonra bir kaç adım geri giderek öğrencilerine doğru yaklaşmıştı. "İyi izleyin çocuklar. Shinobilik sadece dövüşmek değil. Susumu-san'ın sorgusunu dikkatli izleyin. Sonrasında bu konu hakkında sınav yapacağım." Ciddi bir ifadeyle bakmıştı üç çocuğun da suratına. "Ayrıca adamı bağlamış olsak da bir düşman olduğunu ve her an anlamsız şeylere kalkışabilme ihtimalini unutmayın."
Konuşması bittikten sonra Susumu'nun sorgusuna odaklanacaktı ancak sadece izlemeyecekti de. İki elinin de işaret parmaklarından zehrini salgılamış ve tehlikeli bir durumda Dokudan kullanabilmek için gerekli hazırlıkların yarısını tamamlamıştı. "Susumu-san, adamın yanlışını görürsen kafasına sıkmaya hazırım. Vur dersen vuracağım."
"Sanmıyorum..."
Dövüşün kritiğini yapmaya başlamıştı kafasında bir yandan da. Dokudan'ı aktif ve efektif bir şekilde kullanabildiği için mutluydu. Jutsusunun işe yaradığını görmesi de çok rahatlatmıştı içini. Gerçekten de verdiği emek ve zamana değmişti. Çok çalışmıştı bu jutsuyu geliştirebilmek için. Her ne kadar Dokuton'a ek olarak özel bir çakra türü kullanmasına gerek kalmasa da, sadece zırh oluşturmaktan çok daha farklıydı Dokudan. Bölgesel olarak zehri sertleştirme kısmında hiçbir zaman sorunu olmamıştı Teki'nin. Zaten sahip olduğu zırh refleksi ile kolayca hallediyordu o aşamayı. Fakat sertleştirdiği zehri parmağından yüksek hızla fırlatma kısmına gerçekten de çok uzun zaman harcamıştı. Çalışmalarının çoğunu babası Yamamoto ile yapıyor olması da işin en can sıkıcı kısmıydı. Elbette çok seviyordu babasını Teki, fakat babasının ne derece mükemmeliyetçi olduğunu da gayet iyi biliyordu. Bu sebeple ara ara babasını ekip, Asarin ile çalışıyordu. Asarin her ne kadar Teki'ye Dokuton özelinde yardımcı olamasa da analiz yeteneği ile Teki'ye fazlasıyla yardımcı olmuştu.
Adamı yeteri kadar sıkı bağlandığından emin olduğu gibi Susumu yanında belirmiş ve işin gerisini devralacağını söylemişti. Arkada Teki'nin öğrencileri ile bir şeyler de konuşmuştu Susumu ancak Teki ne konuştuklarını bir türlü anlayamamıştı. Sorgu konusunda çok iyi olacağını da düşünmüyordu Teki. Kafası daha çok dövüşe çalışıyordu. Konuşma ve bilgi alma kısmında gerçekten de işin kalanını Susumu'ya bırakmak mantıklı gelmişti ona da.
Susumu'ya dönüp "Hadi kolay gelsin." dedikten sonra bir kaç adım geri giderek öğrencilerine doğru yaklaşmıştı. "İyi izleyin çocuklar. Shinobilik sadece dövüşmek değil. Susumu-san'ın sorgusunu dikkatli izleyin. Sonrasında bu konu hakkında sınav yapacağım." Ciddi bir ifadeyle bakmıştı üç çocuğun da suratına. "Ayrıca adamı bağlamış olsak da bir düşman olduğunu ve her an anlamsız şeylere kalkışabilme ihtimalini unutmayın."
Konuşması bittikten sonra Susumu'nun sorgusuna odaklanacaktı ancak sadece izlemeyecekti de. İki elinin de işaret parmaklarından zehrini salgılamış ve tehlikeli bir durumda Dokudan kullanabilmek için gerekli hazırlıkların yarısını tamamlamıştı. "Susumu-san, adamın yanlışını görürsen kafasına sıkmaya hazırım. Vur dersen vuracağım."

毒
► Show Spoiler
- GM - Naruto
- Game Master

- Posts: 2961
- Joined: August 25th, 2018, 6:19 pm
Re: [Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
Susumu: Çocuklar laflarını dinlerken birbirlerine arada sırada bakıyorlar temkinli ifadelerle. Suratlarında kalıcı yer etmeye başlamış çekingenlik, anksiyete, ciddiyet ve şaşkınlık ifadeleri arasında rastgele geçişler yapmaktalar. Sen sözlerini söylemeyi bitirdiğinde ise, bütün bu hisler yok oluyor ve yerini sakinlik alıyor. İlk konuşan Haruka oluyor; "Neyse, antrenmanı erteleriz Miyacho sen istiyorsan." diyor sakince ve koluna giriyor. Seito bir yandan işaret parmağı ile burnunu okşuyor dışarıdan, bir yandan da sırıtıyor. Tatlıcı randevusuna zaten dahil olmama opsiyonu olmadığını kabullenmişe benziyor.
Teki, adamı Susumu'ya devrediyor. Çocuklar biraz daha sakin görünüyor Teki'nin gözüne, onun dediklerini dikkatlice dinleyip, olacaklara odaklanıyorlar. Teki de aynı şekilde ters bir harekete karşılık odaklanıyor.
Susumu önce ipleri kontrol ediyor, ardından adamın bunlardan onları parçalayarak kurtulma ihtimalinin imkansıza yakın olduğuna kanaat getirdikten sonra, elini adamın burnuna atıyor ve tek bir hamlede kırık burnu yerine oturtuyor.
Adam, büyük bir acı çığlığı ile kendine geliyor. Burnundan seri bir nefes veriyor kafasını öne doğru hızlıca eğerek. Kısa, kahverengi saçları önüne düşüyor burnundan bir miktar kan toprağa fırlarken. Ardından sızıntı şeklinde kanaması devam ediyor. Bir kaç saniye sonra tekrar eski, umarsız haline geri bürünmeyi başarması size adamın iradesi konusunda biraz da olsa fikir vermekte.
Seito kendi burnunu tutuyor olanları izledikten sonra. Acıyı resmen o da yaşamış gibi, en azından hayal edebildiği kadar. Miyacho ve Haruka da anlık irkilse de, ciddiyetle olan biteni izlemeye çalışıyorlar. Haruka özellikle kendini tutmaya çalışıyor gibi.
Susumu, adamın kendine geldiğini fark edince, sorusunu yöneltiyor. Adam o esnada etrafı sakin ve donuk gözlerle incelemekte. Susumu'nun cümlesi bitince, bakışlarını ona çeviriyor ve gözlerinin içine bakıyor. "Gerçekten bilmiyor olamazsınız." diyor, ardından kısa bir es verip devam ediyor. "Yaptığınız şey savaş suçu, hiç yoktan bir sebeple saldırmazsınız. Bir şeyler biliyorsunuz. Tahmin ediyorsunuz ya da." diyerek devam ediyor. Çok hafif bir sırıtış geliyor yüzüne, ardından Teki'ye bakıyor, sonra bakışları rastgele bir yöne çevriliyor. Bir süre düşündükten sonra, sanki karar vermişçesine konuşuyor. "Cevabını bildiğin soruları sorarak mı ön sevişme yapıyorsun?" dedikten sonra, tekrar Susumu'ya dönüyor.
Teki, adamı Susumu'ya devrediyor. Çocuklar biraz daha sakin görünüyor Teki'nin gözüne, onun dediklerini dikkatlice dinleyip, olacaklara odaklanıyorlar. Teki de aynı şekilde ters bir harekete karşılık odaklanıyor.
Susumu önce ipleri kontrol ediyor, ardından adamın bunlardan onları parçalayarak kurtulma ihtimalinin imkansıza yakın olduğuna kanaat getirdikten sonra, elini adamın burnuna atıyor ve tek bir hamlede kırık burnu yerine oturtuyor.
Adam, büyük bir acı çığlığı ile kendine geliyor. Burnundan seri bir nefes veriyor kafasını öne doğru hızlıca eğerek. Kısa, kahverengi saçları önüne düşüyor burnundan bir miktar kan toprağa fırlarken. Ardından sızıntı şeklinde kanaması devam ediyor. Bir kaç saniye sonra tekrar eski, umarsız haline geri bürünmeyi başarması size adamın iradesi konusunda biraz da olsa fikir vermekte.
Seito kendi burnunu tutuyor olanları izledikten sonra. Acıyı resmen o da yaşamış gibi, en azından hayal edebildiği kadar. Miyacho ve Haruka da anlık irkilse de, ciddiyetle olan biteni izlemeye çalışıyorlar. Haruka özellikle kendini tutmaya çalışıyor gibi.
Susumu, adamın kendine geldiğini fark edince, sorusunu yöneltiyor. Adam o esnada etrafı sakin ve donuk gözlerle incelemekte. Susumu'nun cümlesi bitince, bakışlarını ona çeviriyor ve gözlerinin içine bakıyor. "Gerçekten bilmiyor olamazsınız." diyor, ardından kısa bir es verip devam ediyor. "Yaptığınız şey savaş suçu, hiç yoktan bir sebeple saldırmazsınız. Bir şeyler biliyorsunuz. Tahmin ediyorsunuz ya da." diyerek devam ediyor. Çok hafif bir sırıtış geliyor yüzüne, ardından Teki'ye bakıyor, sonra bakışları rastgele bir yöne çevriliyor. Bir süre düşündükten sonra, sanki karar vermişçesine konuşuyor. "Cevabını bildiğin soruları sorarak mı ön sevişme yapıyorsun?" dedikten sonra, tekrar Susumu'ya dönüyor.
Bu hesaba atılan PM'ler kontrol edilmemektedir.
- Kitamura Susumu
- Kusagakure

- Posts: 328
- Joined: August 31st, 2018, 1:49 am
- Location: Kalbiniz :)))(
Re: [Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
Adamın karşısına geçerek ufak barbarlığımı icra etmiş ve uyanmasını sağlamıştım. Anlık bağırtısı beni çok hafif sıçratmış, çıkan kan ise elimi aniden tiksintiyle geri çekmeme ve sanki bir şey bulaşmış gibi bir iki sallamama neden olmuştu. Şöyle bir bakınıp bulaşan bir şey olmadığını teyit ederek adama geri döndüğümde ise o bayık bakışları beni karşılamıştı. Açıkçası, bende ufak bir endişe yaratan cinsten hal ve tavırlardı bu adamdaki. Konuşup konuşmayacağının pek bir önemi yoktu benim için fakat, sebatkarlığı genjutsuma engel olursa istediğim bilgileri nasıl alacaktık?
Konuşmaya başlamadan önce bir iç çektim, bu sefer de omzundaki yarasına gözüm takılmıştı. Bu yarayı Teki vermişti ona ve götümün dibinde adamı tekrar vurmaya hazır durmasına bakılırsa adamda birkaç delik açmaya dair hevesi hala tazeydi. Ne kullanmıştı Teki, emin değildim. Klan zehrini silah olarak kullanabildiğini anlatmıştı bana, ancak omzundaki yaraya sebep olan tekniği mi kastetmişti bilememiş, sormaya da henüz fırsat bulmamıştım. Adam şu an zehirlenmiş bir haldeyse, bu durum benim işimi zorlaştırır mıydı yoksa kolaylaştırır mıydı, emin olamamıyordum haliyle. "Neyse, göreceğiz artık." diye aklımdan geçirip bu konuyu da düşünmeyi bıraktım. Adamı seksi seksi bakışalım diye uyandırmamıştım ya sonuçta.
Konuşmaya başlayıp ilk sorumu sorduğumda adam haliyle dökülmemişti. Direkt mantıklı taraftan girmeye çalışıyor, biraz da herkes her şeyin farkında triplerine giriyordu. Farklı bir açıdan bakarsak, bilgi almaya çalışan ben değil de oymuş gibi bir hava bile vardı kurduğu cümlelerde. Sanki ne yaptıklarını bildiğimizi ve işlediğimiz şeyin suç olduğunu kabul edersem ona bir oyunu kazandıracakmışım gibi hissetmiştim. En azından dürüst davranıyordu, bu elime bir şey katmıyor olsa da. Ben sadece direkt genjutsuya başvurmadan önce bir iki laf edelim ve tavırlarını göreyim istemiştim, yeterliydi bu kadarı da.
"Moruk, tipim değilsin öncelikle." diye karşılık verdim son yaptığı yoruma. Eski ben olsa ortalığı ayağa kaldırırdı böyle bir ima karşısında ama, hem böyle dertleri geride bırakmıştım, hem de son tavırları biraz dikkatimi çekmişti. Ne düşünüp neyde karar kılmıştı da beni kışkırtmaya çalışmıştı? Birkaç ihtimal geçiyordu aklımdan. Buradan pek çıkışı olamayacağını düşünüyor olabilir miydi? Bu yüzden de kendince son anlarını gururlu ve karşı tarafın sinirini bozarak mı geçirmeye çalışıyordu? Arkadaşları yardımına gelir diye düşünüyordu belki de ve bu yüzden de lafı uzatacak şeyler yapmaya çalışıyordu. Gerçi böyle bir durumda yalan söyleyerek vakit çalması daha mantıklı olurdu ya, neyse. Belki de hiçbiri değildi ve ilk düşüncelerimde olduğu gibi bana bir şeyleri kabul ettirmeye çalışıyordu. Politik davranmak önemliydi böyle durumlarda. Günün sonunda sağ kalır mı, yoksa Teki öldürür mü adamı bilmem. Ancak bir cesetten de bilgi alabilmenin yolları var Shinobi dünyasında ve kimsenin bir şeyi kabullendiğimi öğrenmesini istemem. Bana göre şu an bu adamın isimlerimizi biliyor olması bile ciddi bir problem.
"Ardından, bir kaçaktan daha değerli bir şeyi aradığınız az çok belli, evet. Bu da merakımı uyandırıyor. Günün sonunda götümüzün dibindesiniz, ne malum yarak kürek işler çevirmediğiniz?" Tamam, herkes her şeyin farkında olabilirdi ama aksi kanıtlanana kadar biz de masumduk yani. Gözlerinin içine bakarak, ister inansın ister inanmasın, yalan söylemeye devam etmiştim bu yüzden. Ne düşündüğünden ziyade benim ne iddia ettiğimin bir önemi vardı sonuçta.
"Hem anladığım kadarıyla bizimkiler kendilerini korumuş sadece, ilk saldıran taraf sen olmuşsun. Öyle savaş suçu falan diye dramatikleştirecek bir olay göremiyorum." diye laflarımı sonlandırdım. Çok bile konuşmuştum, artık genjutsuya geçme vaktiydi. Ellerimi önümde birleştirip, Omotsuki için gerekli mühürlere hazırlandım. Başlamadan önce Teki'ye seslenecek, "Adamın ağzına kumaş tıkıştırabilir misin?" diye rica edecektim. Kumaşı artık nereden, nasıl bulurdu pek önemi yoktu. Adamın üzerinden yırtabilirdi heralde. Benim için önemli olan, adamın kendi dilini ısırmasını engellemekti. Genjutsuyu bozmaya çalışabilir ya da kaçamayacağını anlayıp kendini boğmaya çalışabilirdi. Teki sonra hala istiyorsa tekrar adamı vurmaya hazır pozisyonuna geri dönebilirdi.
Teki bu mevzuyu halledirken ben de mühürlerime devam edecek, uzun bir dize ardından tekniğim hazır olduğunda sağ elimle adamı boğazından yakalayacaktım. Gözlerimi gözlerine kilitleyecek, bir elimi de Teki benden uzakta durmuyorsa onun bileğine koyacak, adamın en taze anılarından itibaren gezinmeye başlayacaktım. Anıları kendisi de görmeye başladığında neden bileğine dokunduğumu anlayacaktır Teki, bu yüzden bir açıklama yapma gereği duymayacaktım. Etrafta bir sıkıntı ya da ses çıkmadığı sürece son bir haftada bu adamın neler yaşadığını görmek istiyordum. Gerisi, gerekirse karar vereceğim bir şey olacaktı.
Konuşmaya başlamadan önce bir iç çektim, bu sefer de omzundaki yarasına gözüm takılmıştı. Bu yarayı Teki vermişti ona ve götümün dibinde adamı tekrar vurmaya hazır durmasına bakılırsa adamda birkaç delik açmaya dair hevesi hala tazeydi. Ne kullanmıştı Teki, emin değildim. Klan zehrini silah olarak kullanabildiğini anlatmıştı bana, ancak omzundaki yaraya sebep olan tekniği mi kastetmişti bilememiş, sormaya da henüz fırsat bulmamıştım. Adam şu an zehirlenmiş bir haldeyse, bu durum benim işimi zorlaştırır mıydı yoksa kolaylaştırır mıydı, emin olamamıyordum haliyle. "Neyse, göreceğiz artık." diye aklımdan geçirip bu konuyu da düşünmeyi bıraktım. Adamı seksi seksi bakışalım diye uyandırmamıştım ya sonuçta.
Konuşmaya başlayıp ilk sorumu sorduğumda adam haliyle dökülmemişti. Direkt mantıklı taraftan girmeye çalışıyor, biraz da herkes her şeyin farkında triplerine giriyordu. Farklı bir açıdan bakarsak, bilgi almaya çalışan ben değil de oymuş gibi bir hava bile vardı kurduğu cümlelerde. Sanki ne yaptıklarını bildiğimizi ve işlediğimiz şeyin suç olduğunu kabul edersem ona bir oyunu kazandıracakmışım gibi hissetmiştim. En azından dürüst davranıyordu, bu elime bir şey katmıyor olsa da. Ben sadece direkt genjutsuya başvurmadan önce bir iki laf edelim ve tavırlarını göreyim istemiştim, yeterliydi bu kadarı da.
"Moruk, tipim değilsin öncelikle." diye karşılık verdim son yaptığı yoruma. Eski ben olsa ortalığı ayağa kaldırırdı böyle bir ima karşısında ama, hem böyle dertleri geride bırakmıştım, hem de son tavırları biraz dikkatimi çekmişti. Ne düşünüp neyde karar kılmıştı da beni kışkırtmaya çalışmıştı? Birkaç ihtimal geçiyordu aklımdan. Buradan pek çıkışı olamayacağını düşünüyor olabilir miydi? Bu yüzden de kendince son anlarını gururlu ve karşı tarafın sinirini bozarak mı geçirmeye çalışıyordu? Arkadaşları yardımına gelir diye düşünüyordu belki de ve bu yüzden de lafı uzatacak şeyler yapmaya çalışıyordu. Gerçi böyle bir durumda yalan söyleyerek vakit çalması daha mantıklı olurdu ya, neyse. Belki de hiçbiri değildi ve ilk düşüncelerimde olduğu gibi bana bir şeyleri kabul ettirmeye çalışıyordu. Politik davranmak önemliydi böyle durumlarda. Günün sonunda sağ kalır mı, yoksa Teki öldürür mü adamı bilmem. Ancak bir cesetten de bilgi alabilmenin yolları var Shinobi dünyasında ve kimsenin bir şeyi kabullendiğimi öğrenmesini istemem. Bana göre şu an bu adamın isimlerimizi biliyor olması bile ciddi bir problem.
"Ardından, bir kaçaktan daha değerli bir şeyi aradığınız az çok belli, evet. Bu da merakımı uyandırıyor. Günün sonunda götümüzün dibindesiniz, ne malum yarak kürek işler çevirmediğiniz?" Tamam, herkes her şeyin farkında olabilirdi ama aksi kanıtlanana kadar biz de masumduk yani. Gözlerinin içine bakarak, ister inansın ister inanmasın, yalan söylemeye devam etmiştim bu yüzden. Ne düşündüğünden ziyade benim ne iddia ettiğimin bir önemi vardı sonuçta.
"Hem anladığım kadarıyla bizimkiler kendilerini korumuş sadece, ilk saldıran taraf sen olmuşsun. Öyle savaş suçu falan diye dramatikleştirecek bir olay göremiyorum." diye laflarımı sonlandırdım. Çok bile konuşmuştum, artık genjutsuya geçme vaktiydi. Ellerimi önümde birleştirip, Omotsuki için gerekli mühürlere hazırlandım. Başlamadan önce Teki'ye seslenecek, "Adamın ağzına kumaş tıkıştırabilir misin?" diye rica edecektim. Kumaşı artık nereden, nasıl bulurdu pek önemi yoktu. Adamın üzerinden yırtabilirdi heralde. Benim için önemli olan, adamın kendi dilini ısırmasını engellemekti. Genjutsuyu bozmaya çalışabilir ya da kaçamayacağını anlayıp kendini boğmaya çalışabilirdi. Teki sonra hala istiyorsa tekrar adamı vurmaya hazır pozisyonuna geri dönebilirdi.
Teki bu mevzuyu halledirken ben de mühürlerime devam edecek, uzun bir dize ardından tekniğim hazır olduğunda sağ elimle adamı boğazından yakalayacaktım. Gözlerimi gözlerine kilitleyecek, bir elimi de Teki benden uzakta durmuyorsa onun bileğine koyacak, adamın en taze anılarından itibaren gezinmeye başlayacaktım. Anıları kendisi de görmeye başladığında neden bileğine dokunduğumu anlayacaktır Teki, bu yüzden bir açıklama yapma gereği duymayacaktım. Etrafta bir sıkıntı ya da ses çıkmadığı sürece son bir haftada bu adamın neler yaşadığını görmek istiyordum. Gerisi, gerekirse karar vereceğim bir şey olacaktı.
- Kasumikage Teki
- Kusagakure

- Posts: 429
- Joined: October 22nd, 2018, 2:54 am
Re: [Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
Susumu'nun adamla konuşması bittikten sonra kafasında koca bir soru işareti ile olacakları izlemeye başlamıştı Teki. İkilinin konuşmasını bölmek istememişti ancak aralarında geçen konuşmayı dinlemek Teki'nin adama daha da sinir olmasını sağlamıştı. Bir noktada yapmayı planladığı eylemi yapmak zorunda olacağını bildiği için de zamanın akışına bırakmıştı kendini derin bir nefes çekip. Miyacho, Seito ve Haruka'nın da aynı soru işaretlerine sahip olduğundan adı gibi emindi. Fakat öğrencilerine onlarla aynı durumda olduğunu belli etmemek için ağzını açmamayı tercih etmişti.
Susumu'dan adamı ağzına kumaş tıkması şeklinde bir yönlendirme alınca kendini toparlamış ve önce eli kendi üstüne gitmişti istemsizce. Sonra kıyafetini yırtmasının saçma olacağını fark etmiş ve "Az kalsın kıyafetimi yırtacaktım..." diyerek kunaisini çıkarmış ve adamın kıyafetinin kol kısmından bir kumaş koparmıştı. Kestiği kumaşı adamın ağzına sakince tıkarken Susumu'nun bir takım mühürler yapmaya başladığını da görmüştü. Kendisi pek kullanmadığı için genjutsuların varlığını ara ara unutuyordu Teki. Her ne kadar Riaru kuvvetleri ile yaptıkları savaş esnasında bir genjutsu yüzünden psikolojisi bozulmuş ve uzunca bir süre o genjutsunun etkileri ile savaşmak zorunda kalmış olsa da her şey gibi bu etki de kendini yavaş yavaş geride bırakmaya başlamıştı. Yüzüne istemsizce bir gülümseme yerleşmişti o anda. Adamı ağzına kumaş taktığı için mutlu oluyormuş gibi gözüküyordu Teki fakat aslında o iğrenç genjutsunun etkilerini geride bıraktığını fark ettiği için gülümsemeye başlamıştı.
Yüzündeki gülümseme ile tam Susumu'ya bir şeyler söylemeye başlayacakken birden Susumu'nun adamı boğazlaması yüzünden yaşadığı şankınlıkla lafa girememişti Teki. "Susu..." diyerek başladığı cümlesi daha yarıda kesilmiş ve olacakları izlemeye başlamıştı. Susumu'nun yaptığı tekniği bilmiyordu. Fiziksel bir temas gerektirdiğini gördüğü sahne sayesinde anlıyor gibi olacaktı ki Susumu tarafından birden bileğinin de tutulması ile kafasındaki taşlar yerine oturmuştu. Yüksek ihtimalle bu fiziksel temas Susumu'nun bir şey yapmasını sağlayacaktı ve bu yapacağı şeye Teki'yi de dahil ediyordu tam şu anda.
"Miyacho, Seito. Çevre kontrolü sizde." diyerek öğrencilerine hızlıca bir görev vererek kendini Susumu'nun aktif ettiği tekniğe bırakacaktı. Neler olacağını merak ediyordu fazlasıyla.
Susumu'dan adamı ağzına kumaş tıkması şeklinde bir yönlendirme alınca kendini toparlamış ve önce eli kendi üstüne gitmişti istemsizce. Sonra kıyafetini yırtmasının saçma olacağını fark etmiş ve "Az kalsın kıyafetimi yırtacaktım..." diyerek kunaisini çıkarmış ve adamın kıyafetinin kol kısmından bir kumaş koparmıştı. Kestiği kumaşı adamın ağzına sakince tıkarken Susumu'nun bir takım mühürler yapmaya başladığını da görmüştü. Kendisi pek kullanmadığı için genjutsuların varlığını ara ara unutuyordu Teki. Her ne kadar Riaru kuvvetleri ile yaptıkları savaş esnasında bir genjutsu yüzünden psikolojisi bozulmuş ve uzunca bir süre o genjutsunun etkileri ile savaşmak zorunda kalmış olsa da her şey gibi bu etki de kendini yavaş yavaş geride bırakmaya başlamıştı. Yüzüne istemsizce bir gülümseme yerleşmişti o anda. Adamı ağzına kumaş taktığı için mutlu oluyormuş gibi gözüküyordu Teki fakat aslında o iğrenç genjutsunun etkilerini geride bıraktığını fark ettiği için gülümsemeye başlamıştı.
Yüzündeki gülümseme ile tam Susumu'ya bir şeyler söylemeye başlayacakken birden Susumu'nun adamı boğazlaması yüzünden yaşadığı şankınlıkla lafa girememişti Teki. "Susu..." diyerek başladığı cümlesi daha yarıda kesilmiş ve olacakları izlemeye başlamıştı. Susumu'nun yaptığı tekniği bilmiyordu. Fiziksel bir temas gerektirdiğini gördüğü sahne sayesinde anlıyor gibi olacaktı ki Susumu tarafından birden bileğinin de tutulması ile kafasındaki taşlar yerine oturmuştu. Yüksek ihtimalle bu fiziksel temas Susumu'nun bir şey yapmasını sağlayacaktı ve bu yapacağı şeye Teki'yi de dahil ediyordu tam şu anda.
"Miyacho, Seito. Çevre kontrolü sizde." diyerek öğrencilerine hızlıca bir görev vererek kendini Susumu'nun aktif ettiği tekniğe bırakacaktı. Neler olacağını merak ediyordu fazlasıyla.

毒
► Show Spoiler
- GM - Naruto
- Game Master

- Posts: 2961
- Joined: August 25th, 2018, 6:19 pm
Re: [Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
"Boyunuzdan büyük işlere kalkışıyorsunuz." diyor adam sakince. "İşimizi yapıp gitmemize izin verin. Herkes için en iyisi bu." diye devam ediyor Susumu mühürleri hazırlarken. Mühürleri fark eden adam Teki'ye bakışlarını çeviriyor. O esnada Teki kendi kendine konuşarak, adamın ağzına adamın kolundan kopardığı bir parça kumaşı tıkıyor.
Susumu, suratında ölümün taze gerginliğini taşıyan bir soğukluk ile adamın gözlerinin içine bakmaya başlıyor, bir saniye sonra ise çevik bir hareketle elemanın boğazını kavrıyor. Teki irkiliyor, ancak Susumu ona diğer eli ile dokunuyor.
"Hığğk!" Eleman debelense de teknikten kurtulamıyor. Yavaşça açılan bir şekerin paketi gibi, adamın zihninin kapıları aralanıyor ve parlak bir koridordan geçiyorsunuz ikiniz de. Koridorda yürümeye başlıyorsunuz.
"Oğoğspu coğjuglağı!" Elemanın ağzına sertçe tıkılan kumaşın arkasından konuşmaya çalışmasını duyuyorsunuz bir yandan.
Koridorda ilerledikçe parlaklıklar artıyor ve gözleriniz kamaşıyor. Ardından, birden ortam kararıyor.
Teki ve Susumu, tekniğin etkisi sebebiyle biraz afallamış olsalar da hızlıca kendilerine geliyorlar. Kabaca bir saat kadar bunları yaşadıklarını az çok anlayabiliyorlar. Bilgileri beyinleri özümserken, geninler çevrede gizlenip güvenliği sağlamaya çalışıyorlar.
Susumu, suratında ölümün taze gerginliğini taşıyan bir soğukluk ile adamın gözlerinin içine bakmaya başlıyor, bir saniye sonra ise çevik bir hareketle elemanın boğazını kavrıyor. Teki irkiliyor, ancak Susumu ona diğer eli ile dokunuyor.
"Hığğk!" Eleman debelense de teknikten kurtulamıyor. Yavaşça açılan bir şekerin paketi gibi, adamın zihninin kapıları aralanıyor ve parlak bir koridordan geçiyorsunuz ikiniz de. Koridorda yürümeye başlıyorsunuz.
"Oğoğspu coğjuglağı!" Elemanın ağzına sertçe tıkılan kumaşın arkasından konuşmaya çalışmasını duyuyorsunuz bir yandan.
Koridorda ilerledikçe parlaklıklar artıyor ve gözleriniz kamaşıyor. Ardından, birden ortam kararıyor.
Susumu kendine geliyor ve elini hızlıca adamın boğazından çekiyor. Adam, bunu fırsat bilip ağzındaki paçavrayı yere tükürüyor. Ardından gözlerinden çoktan akıp kurumuş göz yaşlarına aldırış etmeden Susumu'ya kitliyor gözlerini. "Amına koyduğumun yavşağı seni. Onursuz piç. Shinobi artığı." Derin bir nefes veriyor eleman, ardından Teki'ye bakıyor, sonra tekrar Susumu'ya. Nefretle nefes alıp vermekte. Teki ve Susumu, adamın debelenmekten ayakları ile toprakta bıraktığı izi fark ediyor.Gözlerini açıyorsun. Karanlık, yağmurlu bir havada, dar bir odadasın. Bu odanın tek bir camı var, ve o cam sağanak yağmurun hüküm sürdüğü bir ara sokağa açılıyor. Tanigakure alın bandına sahip biri, açık camdan içeri giriyor. "Selam." diyorsun ona. Camdan gelen adam, basitçe selamı karşılıyor. "İyileştiysen geri gidiyorsun, biliyorsundur umarım." diyor basitçe ve bir sigara yakıyor. Orta yaşlı bir erkek.
Arkadaş, dost. Güvenilir liman.
"Biliyorum tabii." Önüne bakıyorsun. Ellerinde tuttuğun tilki kulaklarına benzeyen antenleri olan telsize bakıyorsun. "Bilmez olur muyum." Bir sigara da sen yakıyorsun.
Derin bir nefes çektikten sonra sigarayı taş zemine atıyorsun. Aydınlık bir günde, muhtemelen yağmurun hemen sonrasındaki gün, yürüyorsun ve genişçe bir binadan içeri giriyorsun. Diğer shinobilere selam verdikten sonra, bir odaya giriyorsun.
Bir brifing odası bu. Yer altında. Korunaklı, gizli. Seçkin ve özel.
Siyah, deri bir pardisü giyen birisi, bir topluluğa tahtadaki haritalardan ve diyagramlardan bir operasyon anlatıyor. Uzun saçları kafasının arkasına yatırılmış. Deneyimi duruşundan belli olan bu kişi sende bir gurur ve saygı uyandırıyor.
"Operasyon Tilki Avı. Bölgede aradığımız nesne tehlikeli, seviyesini SSS olarak sıfırlandırdık. Bulunduğu yöreyi kabaca biliyoruz, ancak net lokasyonunu tam bulamadık. Chakra fenomenlerinin ötesinde doğaüstü olaylar gerçekleştirebilen bu objeyi Kusagakure'nin haberi olmadan bölgeden çıkartmamız gerekiyor. Bunun başka bir köyün eline geçmesine izin veremeyiz.
Öncü birliklerimizin getirtiği bilgiler bu tehlikenin ufak bir ekip ile koruma altına alınamayacağı yönünde. Bu bağlamda "kaçak avı" bahanesi ile yaptığımız çıkartma esnasında bölgeye yığdığımız ekipler ve teçhizat ile operasyonu başlatacağız.
Bilgilerin kısıtlı olması sizi geriyor, farkındayım. Ancak herşeyin "bilmesi gerekiyorsa bilir" ilkesi ile hareket ettiğini unutmayın. Eğer işinizi daha iyi yapmanızı sağlayacaksa, o bilgi size verilecektir."
Ardından, lojistik ve sıkıcı detaylar konuşuyor. Bir çoğu kafanın üstünden akıp geçiyor, zira asıl odağın haritalarda. Elindeki bir haritada hatta, tahtadaki değil.
Kafanı bu haritadan kaldırınca, kendini terk edilmiş bir köyün içerisindeki bir üssün içerisinde buluyorsun. Önündeki dostuna "Bu bölgeyi taramadık. Daha önce tarandığının farkındayım ancak bu bölgenin yanından geçerken ekipmanlarım garip bir frekans girişimi yakaladı. Orada bir şeyler var." diyorsun. Dostun derin bir nefes alıyor ve paketindeki son sigarayı yakıyor. "Peki, Rui. Kaptanla konuşalım."
Arada geçen saatler olaysız, rutin, anlamsız. Nöbetler, yemek, uyku. Gözlerini açıyorsun ve bir sisin içerisine yürüyorsun dostunla. "Rui, galiba haklısın. Galiba bulduk!" diyor dostun, ancak sesin kaynağını bulamıyorsun. Gözlerinle ormanın içerisindeki sisi tarasan da, tek başına olduğunu anlıyorsun.
Cızırtı geliyor kulaklığından. "Taneshi! Taneshi!! Cevap ver, Taneshi! Haruma! Birisi cevap versin!" Kendi ellerinle modifiye edip mesafesini uzattığın, başka telsizlerin konuşmalarını yakalayabilen, kendi ses iletimini de şifreleyebilen kulaklığın seni yarı yolda bırakıyor.
Sisin içerisinden sana doğru ağır adımlarla yürüyen boynuzlu silüetler seçiyorsun. Kılıcını çekiyor, derin bir nefes alıyorsun. Mikro düzeyde titremeye başlayan kılıcın ile, kalın sisi yarmaya çalışıyorsun onu savurarak. Silüetler kılıcından korkmuş olacak ki, sana yaklaşmıyorlar. Ancak etrafındalar.
Birden arkandan biri seni yakalıyor. Korkmamışlar, sadece doğru anı bekliyorlarmış, diye düşünüyorsun. Dirseğini suratında patlatıyor, seri bir dönüş ile kafasını alıyorsun. Yere yığılan boynuzlu şey, sisin içerisinde kayboluyor. Silüetler etrafında birden kış sonrası patlayan çimler gibi bitmeye başlıyorlar ve sana doğru koşturuyorlar. Hangi yöne kaçsan da, hangi ağaca atlasan da, kurtulamıyorsun. Kaç tanesini öldürsen de, biçsen veya parçalasan da, sisin içerisinden yenileri geliyor.
Bir tanesi artık yorgun düşmüş kolunu yakalıyor. Gözlerinden ve ağzından akan siyah sıvıyı suratında hissediyorsun sana doğru dönüp bağırdığında, fışkırırcasına etrafa saçılırken. Ardından kolunu ısırıyor. Bir diğeri dişlerini ayağına geçiriyor. Acı çığlığı atıyorsun. O esnada, her birinin altının çatına isabet eden kunailer ile, serbest kalıyorsun.
Taneshi, dibinde bitiyor. "Gel!" diyor ve kılıç tutmayan kolunu omzuna alıyor. "Çıkışı buldum!"
"Haruma nerde?" diye soruyorsun kendini düşünmeden. "Muhtemelen zebanilerin akşam yemeği." diyor dostun. Canın sıkılıyor. İçin burkuluyor. Ancak bu hisleri daha tam sindirememişken, zemin sanki bir kağıtmış gibi bükülüyor. Garip bir şekilde, arkanız sağınız solunuz önünüz yanınız karşınızdaki bir noktada toplanıyor. Bu nokta, simsiyah bir deliğe dönüşüyor. Herşey buruşturulmuş bir manga sayfası kadar çarpıklaşıyor.
"Genjutsu!" diye bağırıyorsun. "Keşke..." diyor dostun, fısıldarcasına. "İkimizin de sistemi temiz." derin bir nefes veriyor ve duruyorsunuz. "Değişen şey gerçeklik. Algımız değil." O esnada, karnının sağ alt tarafındaki derin yarayı ve soluk tenini seçiyorsun dostunun.
"Hayır, hayır..." ellerin önce yaraya hücum ediyor bası uygulamak için, ancak dostun seni itiyor iki eliyle. "Rui. Saçma gelecek, biliyorum. Ancak..."
"Kes sesini lan!" diyip tekrar ilk yardım için dostuna atılıyorsun. Dostun sana sert bir yumruk atıyor konuşmadan önce. "Buradan sağ çıkmalısın. Rapor vermelisin. Bak, iyi dinle." Suratında garip bir sakinlik ve kabullenilmişlik var. "Sensör yeteneklerim burasının hâlâ dış dünya ile bağlantılı olduğunu söylüyor. Ancak bütün ley çizgileri bu ortada birleşiyor." diyip, deliği gösteriyor. "Düz olması gerekenler bile. İki ucu birbirine bağlanmış kağıt gibi. Bu kağıdı yırtmadan diğer tarafa geçemezsin." Ağladığını fark ediyorsun, ancak dinliyorsun. "Senin kılıcın bunu yapabilir. Oraya kendini bırak. Yokluğa düşmeden önce onu kes ve bu düzlemin arkasına geç. Yolu aç." Dediklerini anlamıyorsun bile, düşüncelerin arkadaşının yarasında ve artık sisteminde kalmayan kanında.
"Ley çizgileri kısalıyor Rui, git artık!" arkadaşının seni tekrar itmesi ile beraber, onun bir dizinin üstüne çöktüğünü görüyorsun. arkanı dönüyorsun. Çarpık ve buruşuk ortama, düz olmayan kılıcına ve dostuna bakıyorsun. "Öteki tarafa erken gelirsen ağzına sıçarım." diyor dostun, suratındaki çocuksu gülümseme ile. Ellerine bakıyorsun. Kılıcını sıkıcı kavrıyor ve ters yöne koşmaya başlıyorsun.
Sen koştukça ortam daha da çarpıklaşıyor, Havada, dağda, zeminde, ağaçta, çiğ damlalarının üzerinde ilerliyorsun. Git gide herşeyin merkezinde olan karanlık büyüyor. Büyümeye devam ederken, sen ufalıyorsun. Bu büyük karanlık bir balinanın planktonu yutması misali seni yutarken derin bir nefes alıyorsun ve kılıcına odaklanıyorsun. Bağırıyorsun, ses hem her yerde, hem de hiç bir yerde yankılanıyor.
"GORYU-JUTSU..."
Tekrar derin bir nefes alıyorsun. Artık etrafında seni duyabilecek bir gerçeklik yok.
"ONIMARU..." Arkadaşını, dostunu anımsıyorsun. "KUNITSUNA!"
Kılıcını savuruyorsun, seninle beraber tanıdık bir varlık da kılıcını ona verdiğin komutla beraber savuruyor ve bu karanlık perdesi binbir parçaya bölünen bir cam gibi dağılıyor! Camlar seni kesiyor, parçalıyor resmen ve 25 metrelik bir yükseklikten zemine çakılıyorsun!
Arkanı dönüp baktınğında, seni tüküren deliğin cam kırıklarının git gide arkanda kapandığına şahit oluyorsun. Emekleyerek, sürünerek, vücudunun son enerji damlası ile ona ulaşmaya çalışıyorsun ancak delik kapanıyor ve kendini boş bir arazide, kuş cıvıltılarının arasında buluyorsun. Tek hissettiğin şey, dostunun suratında patlattığı yumruğun bıraktığı acı oluyor. Onun dışında vücudunda hiç bir yara, bere seçemiyorsun.
Sonrası ise raporlama, dinlenme ve göreve geri dönme. Köye naklini reddediyorsun. Her ne ise bu şey, onu bulmak istiyorsun. Eğer dostundan arkaya bir şeyler kalmışsa, onları da. Operasyon vakti çok yakın. 2 gün sonra.
Ardından gelen sahneler ise tanıdık. Kendini saklamaya çalışan ancak çok da beceremeyen bir Genin, iki beyaz saçlı shinobi, teslim oluş ve buraya getiriliş. Talihine küfrediyorsun, bir gün geç gelseler, ama sadece bir gün, operasyonda olacaktın.
Teki ve Susumu, tekniğin etkisi sebebiyle biraz afallamış olsalar da hızlıca kendilerine geliyorlar. Kabaca bir saat kadar bunları yaşadıklarını az çok anlayabiliyorlar. Bilgileri beyinleri özümserken, geninler çevrede gizlenip güvenliği sağlamaya çalışıyorlar.
Bu hesaba atılan PM'ler kontrol edilmemektedir.
- Kitamura Susumu
- Kusagakure

- Posts: 328
- Joined: August 31st, 2018, 1:49 am
- Location: Kalbiniz :)))(
Re: [Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
Aniden verdiğim sert bir nefes ortamdaki sessizliği yırtmış, adamın boğazındaki elim de aniden geri çekilmişti. Gerçeklik hızla zihnime geri dolmaya başlamıştı ancak, adamın anıları da bu gerçeklik içinde ısrarcı bir sis gibi asılı kalacaktı benim için bir süre. Çektiğim elim titriyordu, harcadığım çakradan mı, yoksa anılarına şahit olurken yaşadığım duygu tufanından mıydı bu tepki, bilmiyordum. Kalbim ise göğüs kafesim ona yetmiyormuş ve acelesi varmış gibi davranıyordu. Hapsinden kurtulabilse nereye giderdi acaba?
Bir göreve çık, verilen yarım yamalak bilgiye tamah et, görüp görebileceğin en kafa siken keşmekeşe şahit olup dostlarını kaybet ve bitmesin. Bitti sansan da inadın yüzünden çıkama bu bok içinden, ve tüm bunlar Shinobi hayatı içerisinde normal kabul edilsin. Gördüğüm her bir anı sadece adamın dostlarını değil, benim sevdiklerimi de kapsamıştı. Görev aldığım o odadaki herkes benim yoldaşlarımın suratlarını taşıyordu. Beraber sigara içtiğim, peşimden sürüklediğim, haber alamadığım insanlar bazen Fuu oluyordu, bazen Haru, bazen Teki. Beni karanlıktan çıkaran, son bir gülümseme ile uğurlayan ve derdi içime kaya gibi oturan dostum ise, Iori. Köye dönmemekteki inadım aynıydı Rui ile. O lanet yerde neler olduğuna dair merakım ve arkadaşımdan kalanları bulmaya dair inancım da.
Bir noktada zamanlamaya olan küfrümüz bile kesişmişti hatta. Ah, kader ve onun pis oyunları. Kizashi o yamuk ağzını açtığından beri ilk defa Iori’yi görmeyi istemiyordum. Bu taş, bulunmamak uğruna mekanı böyle yırtabiliyorsa, yüzlerce zebaniyi üzerimize salabiliyorsa eğer… Varsın Iori’yi yıllarca yine göremeyeyim, ama o böylesine tehlikeli bir göreve gelmesindi benim için artık. Yola çıkıp malikaneye yöneldiğimde adımlarım onu görmek için sabırsızlanır değil, korkar olacaktı belli ki.
Adamın hala dibindeydim. Yedi ceddime küfretmekten fırsat buluyorduysa eğer, tepkimi de görüyor olmalıydı. Hala titreyen elimi, kasılan çenemi ve ayaklarıma diktiğim gözlerimi... Lakin çekilmedim, arkamı dönmeye veya halimi gizlemeye çalışmadım. Önümde kaldırdığım elime baktım birkaç saniye. Düşünme işlemini es geçerek ani bir hareketle adamın arkasındaki ağaca vurdum elimi. “Beraber ölseydin o zaman, yalnız bırakmasaydın. Arkadan ağıt yakıp ahkam kesmesi kolay.” dedim.
Görevlerinin ters gittiğini hissettiğinde sen de destek ekibe kuyruk olsaydın o zaman Susumu. Yalnız bırakmasaydın Fuu’yu. Ucunda her halukarda ölüm vardıysa, beraber ölseydin kardeşinle.
Elimin hareketi ne kadar sabırsız, ani ve saldırgandıysa, konuşmam da buna zıt bir şekilde sakin, soğuk ve tek düzeydi.
Ya da atlasaydın sen de çatıdan, düşseydin peşine Iori’nin, “Bensiz görev mi olur lan?” diye. Neden çivi gibi çakıldın yerine, neden gidişini izlemekle yetindin?
Gözlerim ise adama ettiğim lafların aksine hala zeminde, adamın yarattığı izlerdeydi. Onursuz biri miydim gerçekten? Ölümünü engellediğim için iyi bir şey yaptığımı sanarken daha da çok acı çekmesine mi sebep olmuştum? Bir de laf etmiştim. Salak mıydım ben? Bir insanın en taze acılarını düşünmeden deşebiliyorken ne hakla bu çocuklara güç ve sevgi nedir diye ahkam kesebiliyordum? Ben miydim Shinobi olmayı öğretecek, Shinobi’liği sevmiyorken bile! Ellerim kırılsaydı da bulaşmasaydım bu işe, yapmasaydım genjutsu falan. Hatta, genjutsuyu geçtim, ellerim keşke çocukken falan kırılsaydı da alınmasaydım akademiye, “Bundan iş çıkmaz.” diye.
Gözlerimi kaldırdım, adamın suratına baktım en sonunda. Sandığımdan daha büyük bir cesaret gerektirmişti bunu yapmak ve hala nefret dolu bakışlarıyla karşılaştığımda içim biraz daha cız etmişti. Benim yerimde Rui olsa o da aynısını yapmaz mıydı? Beni yakalayıp sorgulamaz, bilgiye ulaşmak için elindeki her şeyi kullanmaz mıydı? Zihnimi dolaştıktan so-…
Bunları düşünmemin bir anlamı yoktu. Zira ben Rui’nin yerinde olmazdım. Karanlık üzerimize kapanırken kaçmayı değil, dostumun yanında beraber ölmeyi tercih ederdim ve karşılaşmazdık hiçbir zaman kendisiyle. Benim dünyam zaten yok olmuş, artık raporun, taşın, onun bunun ne önemi var?
“Hepimiz sevdiklerimiz daha çok yaşasın ya da anıları unutulmasın diye çabalıyoruz. Bu onursuzluksa eğer, aynı kulvardayız Rui-san.” Arkamı dönüp yürümeye başladım. Tam fırsatı olduğu için elimi cebime atıp sigaramı çıkardım. Pakete birkaç kere vurdum ancak, boştu. Küfredip, buruşturup, yere fırlattım. Afallama artık iyice geçmişti, anılardan edindiğimiz bilgiler de yavaş yavaş oturmaya başlamıştı zihnimde. Olayların oturduğu mantık çerçevesine dair sorular vardı artık aklıma üşüşen. Bu düşüncelerin en başında da Rui’nin o delikten neden sapasağlam çıktığı vardı. “Zebaniler” Rui’yi defalarca ısırmıştı Taneshi gelene kadar. Acısını hissetmişti, genjutsuda olmadığını da biliyordu. Peki Taneshi yaraları nedeniyle ölürken neden Rui’de bu ısırık izleri yoktu? Bir mekanda yaralı olan, başka bir mekanda nasıl sağlam kalabiliyordu? Bir yerde ölen başka bir yerde sağ kalabilir miydi, Taneshi için her şey gerçekten bitti denilebilir miydi?
Ellerimi önümde birleştirip arkamı geri döndüm, adama baktım. Sakinleşmiş miydi, hala küfür savurmak istiyor muydu tartmaya çalıştım. Taneshi hakkındaki uçuk teorimi paylaşmayı düşündüm bir an, fakat Rui şu an benden bu kadar nefret ediyorken arkadaşını anmam onu daha da sinirlendirirdi. En azından ben sinirlenirdim, ona eminim. Dahası, asılsız bir umut da ekebilirdim içine ve bu az önceki acısının üzerine tüy dikmek olurdu. Sadece “Isırıldığın halde bir yara almadan çıkmışsın oradan Rui-san.” demekle yetindim bu yüzden. Bir soru değil, bir açıklama bekler tonla değil. Sadece düşünmesi, benle aynı çıkarımı yapabiliyorsa yapabilmesi içindi. Bir süre konuşmadım ve bekledim. Hatırı sayılır bir süre sonrası düşüncelerimi topladım ve devam ettim. Gözlerim hala adamın üzerinde olsa da, muhattabım daha çok Teki'ydi bu sefer.
"İsmimizi cismimizi biliyor. Neler öğrendiğimizi ve yeteneklerimizi de. Bıraktığımız an, her şeyi anlatacak. Anlatmaması için bir sebebi yok."
Ellerimi arkamda birleştirdim. Derin bir nefes alıp devam ettim.
"Öte yandan, kendi aletlerini imal edebiliyor, hatta kılıcında da kendi dokunuşlarının olduğunu düşünüyorum. Ekipman yapabilecek, bu ekipmanlarıyla tespit ettiği şeylerden çıkarım yaparak aradıkları şeyi bulabilecek kadar zeki biri. Yaşadığı şeyler de... Neyse, böyle birinin hikayesini burada sonlandırmak israf olurdu kısaca."
Bakışlarımı adamdan çektim, Teki'ye bakmaya başladım.
"Burada baygın bırakalım gitsin. Arkadaşları eninde sonunda bulur, bulmasalar da kendisi uyandığında bir şekilde kurtulur. Ötse de ötmese de Tanigakure bize salça olmak için bir sebep illa uyduracaktır zaten. Tabii, nihai karar senin."
Son bir kez adama döndüm. Duygu emaresi kalmış mıydı suratımda, emin değildim. Boş gözlerle bakarken son laflarımı ettim.
"Benimkiler onursuz bir piçin değersiz düşünceleri sonuçta."
- Kasumikage Teki
- Kusagakure

- Posts: 429
- Joined: October 22nd, 2018, 2:54 am
Re: [Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
İçinde izinsizce gezindikleri anılar son bulup, tekrardan gerçekliğe döndüklerinde konumunu yadırgamış ve gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Bakışlarını önce çevresine, sonra yanında durmakta olan Susumu'ya çevirmişti hızlıca. Zihni kendine gelirken gördüklerini sindirmeye başlamıştı hızlıca. Bu göreve gelmekle nasıl bir şeye bulaştıklarının ciddiyeti ile dolmuştu Teki. Öğrencilerini neyin içine soktuğunun farkına vardıkça rahatsız olmaya başlamıştı.
Rui'nin küfürlerini duymaya başlaması ile kendine gelmişti. Öğrencileri halen çevreyi gözleyerek güvenliği sağlıyordu. "İnanılmaz bir jutsu Susumu-san..." demişti pek yüksek çıkamamış olan sesiyle. Rui'ye döndürmüştü bakışlarını. Acıyan bir ifadeyle bakmıştı adamın yüzüne. Başından geçenleri düşününce onu yakalamış olduklarından ötürü içten içe üzülmüştü Teki. O da aynı Teki gibi köyü için uğraş veren bir shinobiydi. Hatrı sayılır yeteneklere sahipti. Belli ki çevresinde onu seven ve onu sayan insanlar vardı. O da birilerini kaybetmenin acısına aynı Teki gibi alışkındı. İsteyerek değil zorla olsa da alışmıştı bu hisse hem Rui hem de Teki. Eğer aynı köyde doğmuş olsalar belki yakın arkadaş bile olabilirlerdi Teki'ye göre. Fakat shinobi dünyası ağlarını farklı örmüştü.
Konuşmak istiyor olsa da sorgu kısmını Susumu'ya bıraktığından ötürü araya girmek istemiyordu Teki. Susumu ise Rui ile konuşmaya devam ederek Teki'nin kafasındaki düşünceleri tartabilmesine imkan sağlıyordu. Çakra taşı ile başlayan ilginç olaylar silsilesi, araya zebanilerin de giriş yapmasıyla Teki için iyice gerçek dışı bir olay halini almaya başlamıştı. Rui ve diğerlerinin içinde bulunduğu alana anlam yüklemeye çalışıyordu. Fakat mantığa oturtamıyordu bunu Teki. Bir şeyin veya bir kimsenin gerçekliği direkt olarak değiştirebilme gücüne sahip olmasının şokunu yaşıyordu. Bu gücün nelere sebebiyet verebileceğini düşünmek çok da zor değildi Teki için. Gördüğü görüntülerin buzdağının görünen küçük parçası kadar olduğunu da anlayabiliyordu.
Susumu'nun konuşmasını duyması ile tekrardan dikkati o yöne kaymıştı. Rui'nin yara almaması ile ilgili kısma parmak basmıştı Susumu. Konuşması bittiği gibi meraklı bir kedi gibi onlara doğru 1-2 adım yaklaşmıştı Teki de. "Arkadaşının yumruğu hariç!" diyerek desteklemişti Susumu'yu. İstemsizce yükselmişti sesi bunu söylerken. Önemli bir detay olduğunu düşünüyordu. "Arkadaşı genjutsu değil dese de belli ki girdikleri yerdeki yaratıkların yaptıkları diğer taraftan buraya aktarılmıyor." Sol elini çenesine götürerek yere odaklamıştı bakışlarını. "Aslında yine genjutsu gibi... Ama o alanın içindeyken gerçeklik haline de geliyor." Bakışları gök yüzüne doğru yükselirken Rui'nin alandan çıktığı gibi 20-25 metre yükselikten yere çakıldığını hatırlamıştı. "Ayrıca uzay zamanla alakalı bir saçmalığı da var... İnanılmaz..." İki kolunu önünde kavuşturmuş ve Rui'ye kitlemişti bakışlarını "Ek bir teorin var mı Rui-kun?"
Rui'den daha fazla bilgi alabileceklerini düşünmüyordu aslında fakat yine de sormak istemişti. Adamın psikolojisini tahmin etmekle uğraşmayacak olsa da bu denemesine engel değildi Teki'nin. Zaten işleri bittikten sonra canlı bırakmamaları gereken birisi vardı ellerinde. Belli ki Tanigakure için önemli sayılabilen görevlere çıkmaya uygun birisiydi Rui. Köydaşlarına geri döndüğü gibi de olanı biteni onlara anlatacağını tahmin etmek zor değildi. Sonuçta herkesi görmüş, isimlerini ve Kusagakure shinobisi olduklarını biliyordu. Susumu da bu konuya dikkat çektiğinde onu basit bir şekilde "Aynen öyle." diyerek onaylamıştı Teki. Adamın öldürülmesi konusunda ortak düşüncede oldukları yanılgısına vardığını Susumu'nun konuşmaya devam etmesi ile fark etmişti.
Gözlerinin feri sönmüştü o an Teki'nin. Güler yüzlü ve sevecen denebilecek bir adam olsa da, durumun ciddiyeti ve Susumu'nun önerisindeki yanlıştan ötürü daha ciddi bir moda girmişti. "Olmaz Susumu-san..." Bağlı şekilde duran Rui'yi işaret ederek devam etmişti konuşmasına. "Üzgünüm ancak ne yaşadıklarının ne de yapabildiği şeylerin önemi olduğunu düşünmüyorum. Tipimiz, adımız, köyümüz... Hepsini biliyor. Buraya ne şekilde geldiğimizi unumayalım. Köyü tehlikeye sokabilecek kararlar alma lüksüne sahip değiliz." Çok yükselmiyordu sesi konuşurken. Ruhsuz bile denebilecek bir sakinlikle devam ediyordu konuşmasına. Bakışları artık Susumu'daydı. "Yanlış bir hamle yapmış olsaydım Seito şu an burada olmayabilirdi bile. Onları tehlikeye atacak bir şey yapamam." Bir kaç adım atarak yaklaşmıştı Susumu'ya. Havaya kaldırdığı sol elini Susumu'nun omzuna koymuştu. "Adama başka soracağın soru yoksa çocukları alıp dönüşe geçebilirsiniz. Kalan kısmı ben halledip yanınıza gelirim." Sanki konuşması bitmişçesine duraksamıştı ama son bir şey söylemek istediğini fark ederek devam etmişti. "Ayrıca onursuz olduğunu düşünmüyorum. Piç kısmı senin bileceğin iş ama bence gayet iyisin."
Rui'nin küfürlerini duymaya başlaması ile kendine gelmişti. Öğrencileri halen çevreyi gözleyerek güvenliği sağlıyordu. "İnanılmaz bir jutsu Susumu-san..." demişti pek yüksek çıkamamış olan sesiyle. Rui'ye döndürmüştü bakışlarını. Acıyan bir ifadeyle bakmıştı adamın yüzüne. Başından geçenleri düşününce onu yakalamış olduklarından ötürü içten içe üzülmüştü Teki. O da aynı Teki gibi köyü için uğraş veren bir shinobiydi. Hatrı sayılır yeteneklere sahipti. Belli ki çevresinde onu seven ve onu sayan insanlar vardı. O da birilerini kaybetmenin acısına aynı Teki gibi alışkındı. İsteyerek değil zorla olsa da alışmıştı bu hisse hem Rui hem de Teki. Eğer aynı köyde doğmuş olsalar belki yakın arkadaş bile olabilirlerdi Teki'ye göre. Fakat shinobi dünyası ağlarını farklı örmüştü.
Konuşmak istiyor olsa da sorgu kısmını Susumu'ya bıraktığından ötürü araya girmek istemiyordu Teki. Susumu ise Rui ile konuşmaya devam ederek Teki'nin kafasındaki düşünceleri tartabilmesine imkan sağlıyordu. Çakra taşı ile başlayan ilginç olaylar silsilesi, araya zebanilerin de giriş yapmasıyla Teki için iyice gerçek dışı bir olay halini almaya başlamıştı. Rui ve diğerlerinin içinde bulunduğu alana anlam yüklemeye çalışıyordu. Fakat mantığa oturtamıyordu bunu Teki. Bir şeyin veya bir kimsenin gerçekliği direkt olarak değiştirebilme gücüne sahip olmasının şokunu yaşıyordu. Bu gücün nelere sebebiyet verebileceğini düşünmek çok da zor değildi Teki için. Gördüğü görüntülerin buzdağının görünen küçük parçası kadar olduğunu da anlayabiliyordu.
Susumu'nun konuşmasını duyması ile tekrardan dikkati o yöne kaymıştı. Rui'nin yara almaması ile ilgili kısma parmak basmıştı Susumu. Konuşması bittiği gibi meraklı bir kedi gibi onlara doğru 1-2 adım yaklaşmıştı Teki de. "Arkadaşının yumruğu hariç!" diyerek desteklemişti Susumu'yu. İstemsizce yükselmişti sesi bunu söylerken. Önemli bir detay olduğunu düşünüyordu. "Arkadaşı genjutsu değil dese de belli ki girdikleri yerdeki yaratıkların yaptıkları diğer taraftan buraya aktarılmıyor." Sol elini çenesine götürerek yere odaklamıştı bakışlarını. "Aslında yine genjutsu gibi... Ama o alanın içindeyken gerçeklik haline de geliyor." Bakışları gök yüzüne doğru yükselirken Rui'nin alandan çıktığı gibi 20-25 metre yükselikten yere çakıldığını hatırlamıştı. "Ayrıca uzay zamanla alakalı bir saçmalığı da var... İnanılmaz..." İki kolunu önünde kavuşturmuş ve Rui'ye kitlemişti bakışlarını "Ek bir teorin var mı Rui-kun?"
Rui'den daha fazla bilgi alabileceklerini düşünmüyordu aslında fakat yine de sormak istemişti. Adamın psikolojisini tahmin etmekle uğraşmayacak olsa da bu denemesine engel değildi Teki'nin. Zaten işleri bittikten sonra canlı bırakmamaları gereken birisi vardı ellerinde. Belli ki Tanigakure için önemli sayılabilen görevlere çıkmaya uygun birisiydi Rui. Köydaşlarına geri döndüğü gibi de olanı biteni onlara anlatacağını tahmin etmek zor değildi. Sonuçta herkesi görmüş, isimlerini ve Kusagakure shinobisi olduklarını biliyordu. Susumu da bu konuya dikkat çektiğinde onu basit bir şekilde "Aynen öyle." diyerek onaylamıştı Teki. Adamın öldürülmesi konusunda ortak düşüncede oldukları yanılgısına vardığını Susumu'nun konuşmaya devam etmesi ile fark etmişti.
Gözlerinin feri sönmüştü o an Teki'nin. Güler yüzlü ve sevecen denebilecek bir adam olsa da, durumun ciddiyeti ve Susumu'nun önerisindeki yanlıştan ötürü daha ciddi bir moda girmişti. "Olmaz Susumu-san..." Bağlı şekilde duran Rui'yi işaret ederek devam etmişti konuşmasına. "Üzgünüm ancak ne yaşadıklarının ne de yapabildiği şeylerin önemi olduğunu düşünmüyorum. Tipimiz, adımız, köyümüz... Hepsini biliyor. Buraya ne şekilde geldiğimizi unumayalım. Köyü tehlikeye sokabilecek kararlar alma lüksüne sahip değiliz." Çok yükselmiyordu sesi konuşurken. Ruhsuz bile denebilecek bir sakinlikle devam ediyordu konuşmasına. Bakışları artık Susumu'daydı. "Yanlış bir hamle yapmış olsaydım Seito şu an burada olmayabilirdi bile. Onları tehlikeye atacak bir şey yapamam." Bir kaç adım atarak yaklaşmıştı Susumu'ya. Havaya kaldırdığı sol elini Susumu'nun omzuna koymuştu. "Adama başka soracağın soru yoksa çocukları alıp dönüşe geçebilirsiniz. Kalan kısmı ben halledip yanınıza gelirim." Sanki konuşması bitmişçesine duraksamıştı ama son bir şey söylemek istediğini fark ederek devam etmişti. "Ayrıca onursuz olduğunu düşünmüyorum. Piç kısmı senin bileceğin iş ama bence gayet iyisin."

毒
► Show Spoiler
- GM - Naruto
- Game Master

- Posts: 2961
- Joined: August 25th, 2018, 6:19 pm
Re: [Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
Adam siz kendi aranızda teorilerinizi konuşurken nefesini kontrol ediyor burnundan verdiği sert bir hava ile. Ardından, kendi dengesini buluyor. Hatırladığınız aynı donuk gözlerle ve kabullenişle, sizleri inceliyor. "Var evet. Oradan sağ çıkamayacaksınız." Normal bir ses tonunda, sakince iletiyor laflarını. Ardından ek bir şey söylemiyor.
Ardından siz adamın akıbetini aranızda konuşmaya başlıyorsunuz. Genin'lerin de bu konuşmaları duyduğundan az çok eminsiniz, ancak her birinin sırtı size dönük ve etrafı izlemekle meşguller. Seito bir ağaç dalına konmuş durum.da Miyacho bu ufak açıklığın adamdan uzak olan kısmında, çalılara yakın bir yerde, eli kılıcının kabzasında, bir ağaç gövdesinin arkasında yarı saklanır durumda. Haruka da ikisinden nispeten daha uzak bir yerde, çalıların arasında, etrafı gözetlemekte. Ara ara göz ucuyla sizlere dönseler de, araya girmiyorlar veya size karışmıyorlar.
Sizin aranızdaki tartışmaya adamın verdiği tek tepki, "Heh." diye anlık bir gülümseme atıp, kafasını eğmek oluyor. Şu noktada diyecek bir şeyi olmadığını tahmin ediyorsunuz. Başına gelecekleri kabullenmiş bir şekilde beklemeye başlıyor. Düşüncelere daldığını anlayabiliyorsunuz. Hayatının muhtemelen birazdan sonlanacağını bilen ve bu yolda pek yapacak bir şeyi olmayan birisini daha önce gördüyseniz, tam da o tablo. Izdırabın 5 safhasını da sırayla yaşamaya başlıyor kafasında.
Susumu ve Teki, birbirlerine laflarını söyledikten sonra anlık bir sessizlik oluyor. İkinizden biri lafa girmeden önce, kafasını yavaşça kaldırıyor Rui. Izdırabın 5. ve son safhası olan, "kabulleniş" noktasında geldiği belli.
"Beni öldürmemeniz için ne yapabilirim?" diyor aynı, ortamın ciddiyetine tezat bir normallikte. "Taneshi yaşamamı isterdi. O yüzden eğer beni hayatta bıraktığınız bir ihtimal varsa bu şansı değerlendirmek isterim."
Laflarını bitirdikten sonra, sırayla ikinizin de gözlerinin içine bakıyor. İnce bir meltem esiyor, hafifçe topraktaki yaprakları kaldıran ve saçınızı titreten. Birbirinize bakıyorsunuz.
Ardından siz adamın akıbetini aranızda konuşmaya başlıyorsunuz. Genin'lerin de bu konuşmaları duyduğundan az çok eminsiniz, ancak her birinin sırtı size dönük ve etrafı izlemekle meşguller. Seito bir ağaç dalına konmuş durum.da Miyacho bu ufak açıklığın adamdan uzak olan kısmında, çalılara yakın bir yerde, eli kılıcının kabzasında, bir ağaç gövdesinin arkasında yarı saklanır durumda. Haruka da ikisinden nispeten daha uzak bir yerde, çalıların arasında, etrafı gözetlemekte. Ara ara göz ucuyla sizlere dönseler de, araya girmiyorlar veya size karışmıyorlar.
Sizin aranızdaki tartışmaya adamın verdiği tek tepki, "Heh." diye anlık bir gülümseme atıp, kafasını eğmek oluyor. Şu noktada diyecek bir şeyi olmadığını tahmin ediyorsunuz. Başına gelecekleri kabullenmiş bir şekilde beklemeye başlıyor. Düşüncelere daldığını anlayabiliyorsunuz. Hayatının muhtemelen birazdan sonlanacağını bilen ve bu yolda pek yapacak bir şeyi olmayan birisini daha önce gördüyseniz, tam da o tablo. Izdırabın 5 safhasını da sırayla yaşamaya başlıyor kafasında.
Susumu ve Teki, birbirlerine laflarını söyledikten sonra anlık bir sessizlik oluyor. İkinizden biri lafa girmeden önce, kafasını yavaşça kaldırıyor Rui. Izdırabın 5. ve son safhası olan, "kabulleniş" noktasında geldiği belli.
"Beni öldürmemeniz için ne yapabilirim?" diyor aynı, ortamın ciddiyetine tezat bir normallikte. "Taneshi yaşamamı isterdi. O yüzden eğer beni hayatta bıraktığınız bir ihtimal varsa bu şansı değerlendirmek isterim."
Laflarını bitirdikten sonra, sırayla ikinizin de gözlerinin içine bakıyor. İnce bir meltem esiyor, hafifçe topraktaki yaprakları kaldıran ve saçınızı titreten. Birbirinize bakıyorsunuz.
Bu hesaba atılan PM'ler kontrol edilmemektedir.
- Kitamura Susumu
- Kusagakure

- Posts: 328
- Joined: August 31st, 2018, 1:49 am
- Location: Kalbiniz :)))(
Re: [Susumu & Teki] Savaş Sisinin Gizledikleri
Rui hakkındaki teklifim bittiğinde Teki, Nanmin’den ayrıldığımızdan beri ilk defa gördüğüm bir hale bürünmüştü. Direkt olarak reddetmişti söylediklerimi. Donuk bakışlarla, gülümsemeden, lafı dolandırmadan, mantıklı sebeplerle. Hak vermekten nefret ettiğim mantıklı sebepler.
Sanki, çabalayıp inandığımız sürece kurgu eserlerdeki mucizeleri biz de yaratabilirdik. Cezası kesin olan birini ipten indirip affedebilir, yıllardır küs olan insanları barıştırabilir, milletleri savaşmaktan vazgeçirebilirdik. Fazla iyi niyetli tavırlar içinde olduğumun farkındaydım. İnsanın içi belli olduktan sonra nasıl tavırlar sergilediğinin bir önemi olmaması gerektiğine inanan bir insandım ben ve bundan utanmazdım. Nasıl ki gerektiğinde bağırıp çağırmaktan ya da sevgimi, utancımı göstermekten utanmıyorsam, şu an gösterdiğim naiflik de yüzümü kızartmamıştı. Ancak nafilik belli ki kötü bir şeydi ki, sevdiklerimi savunmasız bırakıp onları tehlikeli bir boşluğa itmeme sebep olabiliyordu. Canını alamadığım her insan, dostlarımdan geçecek bir başka kılıçtı adeta. Bu düzen nasıl değişecek? Normaller nasıl yıkılacak, silahlar raflarında nasıl toz tutacak? Silahımı çekmemeyi tercih ettiğim her senaryoda bir sevdiğimin daha hayat ipliği kısalıyorken böyle bir ideale nasıl ulaşabilir dünya?
Kaşlarım birbirlerine iyice yanaştı Teki’ye bakıyorken. Bir eli omzumda, beni yollamadan önce kendince övmüş, öylece duruyordu yanımda. Benzer şeyleri yaşadığı halde farklı yollarda yürümeyi tercih etmiş iki insan olarak duruyorduk burada. Herkesin malumu olan Takım 4 trajedisine rağmen gülümsemediği anı nadir görülen bir insan olmuştu Teki. Riaru Savaşı’nda yaşadıklarına rağmen hala mantıklı kararlar alabiliyordu; köyü için gerekirse “insafsız” olabiliyor, anın duygusal yoğunluğunun kendisini etkilemesine izin vermiyordu. Ben ise, eskiden hiç böyle biri değildim, gerçekten. Ben de böyle kararları alabilir, dengemin şaşmasına kolay kolay izin vermezdim. Teki’nin aksine kayıplar ve yaşanılanlar beni geriye çekmişti, ya da ben böyle olmasına izin vermiştim.
Bir şeyler demek için ağzımı açtım, ancak bir şey çıkmadı. Birkaç kere böyle söyleyeceklerimden vazgeçtim, sonra geri cesaret edip konuşmaya çalıştım. Sonuç olarak bir balık gibi ağzımı açıp kapatmaktan başka bir şey yapamadım ve sustum, kafamı önüme çevirdim. Ne sesli bir şekilde karşı çıkabilmiş, ne de hak verebilmiştim. Teki’nin yanından yavaş adımlarla ayrılmış, omzumdaki elini çekmesem de uzaklaşınca zaten düşmesine sebep olmuştum. Geninlere yönelip her birinin dikkatini ayrı ayrı bir şekilde çekip yanlarıma gelmelerini işaret etmiştim sonrasında. Etrafımda toplayıp, gitmeye hazırlanacaktım. Böyle istenmişti sonuçta ve karşı çıkmaya götüm yemediği sürece siktir olup gitmekten başka seçeneğim de yoktu. Görmeye dayanamayacağımı mı düşünmüştü, yoksa daha fazla dırdır mı çekmek istememişti, bu sonranın konusuydu. O lanet cehennemden gebermeden dönersek’e ait bir konu.
Adamın eşyalarını eğilip toplamaya başladığımda, Rui konuşmaya girdi. Bana kalırsa hem aklım hem de vicdanım her bir zerreme bu kadar küfrediyorken bu dediklerini duymasam daha iyiydi. “Zamanı geriye sarabilir misin?” diye karşılık verdim bıkkın bir sesle, parşömeni sırtlanırken. “Madem o sikik şey bunları yapabilecek kadar güçlü… Belki bizi kimsenin ölmediği bir zamana da geri götürür, ne dersin?” Ellerim alın bandına gitti. İstemsizce arkasını çevirip, başparmağımı ardında yazan ismin üzerinden bir sefer geçirdim. Tam ismini aklıma kazırcasına okudum. Aklımdan “Böyle bir objenin hiç duyulmadığı vakitler de fena olmazdı sanki.” diye geçirdim ve kalktım. Adamın kılıcı elimdeydi. Teki, kılıcı istediğine dair bir işaret vermediği sürece onu da yanımda götürecektim. Kırık parçayı ise öğrencilerden biri alabilirdi.
“Ben fikrimi söyledim. Zaten öldürmek istemiyorum, benim için değerli olan yaşatmak. Bu yüzden bundan sonrası aha, bu beyefendide.” diye Teki’yi işaret ettim adama bakarken. Ardından, Teki son anda fikrini değiştirmediği sürece öğrencilere “Gidelim.” diye talimat verip önüme düşmelerini bekleyecektim. Bir süre arkalarından yürümeyi düşünüyorum. Evet, tavır ve ifadelerimden utanan biri değildim. Fakat bu can sıkıntısının üzerine bir de üç çocuğun surat ifadelerimi ya da olur da tutamadığım bazı yaşları görmesini, şu an pek istemiyor gibiydim.
Sanki, çabalayıp inandığımız sürece kurgu eserlerdeki mucizeleri biz de yaratabilirdik. Cezası kesin olan birini ipten indirip affedebilir, yıllardır küs olan insanları barıştırabilir, milletleri savaşmaktan vazgeçirebilirdik. Fazla iyi niyetli tavırlar içinde olduğumun farkındaydım. İnsanın içi belli olduktan sonra nasıl tavırlar sergilediğinin bir önemi olmaması gerektiğine inanan bir insandım ben ve bundan utanmazdım. Nasıl ki gerektiğinde bağırıp çağırmaktan ya da sevgimi, utancımı göstermekten utanmıyorsam, şu an gösterdiğim naiflik de yüzümü kızartmamıştı. Ancak nafilik belli ki kötü bir şeydi ki, sevdiklerimi savunmasız bırakıp onları tehlikeli bir boşluğa itmeme sebep olabiliyordu. Canını alamadığım her insan, dostlarımdan geçecek bir başka kılıçtı adeta. Bu düzen nasıl değişecek? Normaller nasıl yıkılacak, silahlar raflarında nasıl toz tutacak? Silahımı çekmemeyi tercih ettiğim her senaryoda bir sevdiğimin daha hayat ipliği kısalıyorken böyle bir ideale nasıl ulaşabilir dünya?
Kaşlarım birbirlerine iyice yanaştı Teki’ye bakıyorken. Bir eli omzumda, beni yollamadan önce kendince övmüş, öylece duruyordu yanımda. Benzer şeyleri yaşadığı halde farklı yollarda yürümeyi tercih etmiş iki insan olarak duruyorduk burada. Herkesin malumu olan Takım 4 trajedisine rağmen gülümsemediği anı nadir görülen bir insan olmuştu Teki. Riaru Savaşı’nda yaşadıklarına rağmen hala mantıklı kararlar alabiliyordu; köyü için gerekirse “insafsız” olabiliyor, anın duygusal yoğunluğunun kendisini etkilemesine izin vermiyordu. Ben ise, eskiden hiç böyle biri değildim, gerçekten. Ben de böyle kararları alabilir, dengemin şaşmasına kolay kolay izin vermezdim. Teki’nin aksine kayıplar ve yaşanılanlar beni geriye çekmişti, ya da ben böyle olmasına izin vermiştim.
Bir şeyler demek için ağzımı açtım, ancak bir şey çıkmadı. Birkaç kere böyle söyleyeceklerimden vazgeçtim, sonra geri cesaret edip konuşmaya çalıştım. Sonuç olarak bir balık gibi ağzımı açıp kapatmaktan başka bir şey yapamadım ve sustum, kafamı önüme çevirdim. Ne sesli bir şekilde karşı çıkabilmiş, ne de hak verebilmiştim. Teki’nin yanından yavaş adımlarla ayrılmış, omzumdaki elini çekmesem de uzaklaşınca zaten düşmesine sebep olmuştum. Geninlere yönelip her birinin dikkatini ayrı ayrı bir şekilde çekip yanlarıma gelmelerini işaret etmiştim sonrasında. Etrafımda toplayıp, gitmeye hazırlanacaktım. Böyle istenmişti sonuçta ve karşı çıkmaya götüm yemediği sürece siktir olup gitmekten başka seçeneğim de yoktu. Görmeye dayanamayacağımı mı düşünmüştü, yoksa daha fazla dırdır mı çekmek istememişti, bu sonranın konusuydu. O lanet cehennemden gebermeden dönersek’e ait bir konu.
Adamın eşyalarını eğilip toplamaya başladığımda, Rui konuşmaya girdi. Bana kalırsa hem aklım hem de vicdanım her bir zerreme bu kadar küfrediyorken bu dediklerini duymasam daha iyiydi. “Zamanı geriye sarabilir misin?” diye karşılık verdim bıkkın bir sesle, parşömeni sırtlanırken. “Madem o sikik şey bunları yapabilecek kadar güçlü… Belki bizi kimsenin ölmediği bir zamana da geri götürür, ne dersin?” Ellerim alın bandına gitti. İstemsizce arkasını çevirip, başparmağımı ardında yazan ismin üzerinden bir sefer geçirdim. Tam ismini aklıma kazırcasına okudum. Aklımdan “Böyle bir objenin hiç duyulmadığı vakitler de fena olmazdı sanki.” diye geçirdim ve kalktım. Adamın kılıcı elimdeydi. Teki, kılıcı istediğine dair bir işaret vermediği sürece onu da yanımda götürecektim. Kırık parçayı ise öğrencilerden biri alabilirdi.
“Ben fikrimi söyledim. Zaten öldürmek istemiyorum, benim için değerli olan yaşatmak. Bu yüzden bundan sonrası aha, bu beyefendide.” diye Teki’yi işaret ettim adama bakarken. Ardından, Teki son anda fikrini değiştirmediği sürece öğrencilere “Gidelim.” diye talimat verip önüme düşmelerini bekleyecektim. Bir süre arkalarından yürümeyi düşünüyorum. Evet, tavır ve ifadelerimden utanan biri değildim. Fakat bu can sıkıntısının üzerine bir de üç çocuğun surat ifadelerimi ya da olur da tutamadığım bazı yaşları görmesini, şu an pek istemiyor gibiydim.




