Üç Chōwa yanan odun yığınından uzaklaşmıştı. Shoichi'nin bedeni hızla kül olurken, üç kandaş yeniden göreve odaklandı:
— Mağaraya dönmeliyiz dedi Gunzei. Herkesin aklında bulunan fakat yorgunluktan ve dalgınlıktan dile getirmek istemedikleri bir şeyi hatırlatarak.
Surudai önce Kagi'ye baktı. Gunzei'ye bakıyor olsa da baygın gözlerini kolayca seçebildi. Ardından yola bakarak söze girdi.
— Çevre yapılar yandıktan sonra mağarada toplanmış olabilirler. Muhtemelen sayıca çoklar fakat nitelikliler ve özellikle de o liderleri olan «küçük kız» da oradaysa bizi yine zorlu bir mücadele bekliyor olabilir. Göz ücuyla Kagi'ye yeniden baktı. Kendilerini dinliyormuş gibi durmuyordu. Sessizce kendi kendine söylendi: "Chōwa'nın kalbini Kusalıların yanında bırakmak bu yüzden aptalca bir fikir demek ki." Neyse ki Kagi bunu duymamıştı.
—Mağara dışında böylesine bir konumlanma yapacaklarını sanmıyorum. Muhtemelen asıl kuvvetlerini mağaranın içine, sürpriz elementine sahip oldukları kısımda tutacaklardır.
—Öyleyse ne öneriyorsun?
—Mağarayı kapatacağız, içindekileri öldüremesek bile kullanılamaz hale getireceğiz.
Surudai sanki yapılmak isteneni anlamış gibi baş salladı. Başka da bir şey sormadı. İkisi de Kagi'ye doğru döndü.
—Kagi! Anlıyorum, acın taze ancak görev bitmiş değil. dedi Kagi'nin ilgisini çekmek için elini sallayarak.
Kagi dalgın gözlerle Gunzei'ye doğru baktı ve "Bir yoldaşımızı öldürdük." dedi. Bu söz biter bitmez Surudai Kagi'nin yanında bitip bir tane tokat indirdi. Ardından da yakasına yapışıp bağırmaya başladı.
—Ne yoldaşı? Adamı ömrümde görmedim. Kusa bandı mı takıyordu sanki lan? Ne yoldaşı?!
Bu sırada Kagi'yi tutup ittirdi. Kagi bir metre kadar geriye gidip kıç üstü düştü. Gunzei ikilinin kavgaya tutuşacağını düşünerek araya doğru azıcık yanaştıysa da Kagi pek de kavgacı havasında değil gibiydi.
—Biz mi öldürdük? Öldürmemek için her şeyi yaptım. Adamı yakaladım, o da kendi kafasını patlattı. Biz mi saldırdık ona? "Bizimle köye gelme" mi dedik? Bizim suçumuz ne lan burada?
Kagi verecek bir cevap bulamamıştı. Surudai haklıydı fakat o bir garip hissediyordu. Bir Kusalı ile ölümüne dövüşmemişti bugüne kadar. Hoş bugün de -en azından tek taraflı olarak- ölümüne dövüşmemişti ancak işte Shoichi ölmüştü. Kagi'nin sessizliği Surudai'ı yeniden öfkelendirmişti. Yürüyüp Gunzei'yi eliyle ittirdi ve bir hamlede Kagi'nin üstüne çullandı ve yumruk atmaya başladı.
—Bizi öldürmeye çalışan oydu! Biz değildik Kami'nin belası seni! Kendine gel! Seniñ kanıñ biziz, o değil!
Gunzei Surudai'ı tutup geriye doğru çekti.
—Yeter! diye bağırdı. Kagi omzuyla yüzünü silme ihtiyacı duydu. Burnu birazcık kanıyordu. Gunzei cebinden bir mendil çıkarıp Kagi'nin burnuna doğru götürdü. Ardından da Kagi mendili tuttu ve kendi burnunu kendi sildi.
—Haklısınız, diyecek bir şeyim yok.
—Biz Chouwano'yuz! Yapımız gereği kalbimiz bir şeylere derin duygularla bağlanmak ister. Bizi yakınımızdakilere karşı derin bir sevgi bağı kurmaya iter. Bu da bizi mantıksız denebilecek fedakarlıklara, eylemlere götürür. Yakınımız addettiğimiz kişiler için kendimizi kolaylıkla feda etmeye yatkınız.
Gunzei sanki bir sır açığa çıkıyormuş gibi bir yılgın yüz ifadesine bürünmüştü. Surudai'ın yeniden saldırmayacağını düşünüyordu fakat yine de ikilinin arasında durmaya devam ediyordu.
—Kurulacak bağların sıñırı yok, en azından bir yaşa kadar. Ardından dünyamız ikiye ayrılır: Yanımızdakiler ve yanımızda olmayanlar. Shinobi köyleri ilk kurulduğunda biz de Kusa'nın içinde yaşar idik. Peki ya sonra ne olmuş dersin? Klandaki kişi sayısı parmaklarla sayılabilecek kadar düşmüş. Zira birbirimiz için duyduğumuz sevgi bağı yalnızca bizle sınırlı kalmamış ve köydeki herkes için oluşur olmuş. Bu bir felaket. Beni anlıyor musuñ?
Kagi bir şey demeden burnuna mendili tutmaya devam ediyordu. Kagi duyduğu teoremi istemeden kendi dünyasında deniyor ve Surudai'ın dedikleri neredeyse tamamen uyuyordu.
—Biz birbirimiz için güçlenmeye çalışırız ve bunu yaparken kendi kandaşlarımızın da güçleneceğine güvenebiliriz ancak köydaşlarımız için bundan emin olamayız. Biz birbirimizin ne yapacağını, ne düşüneceğini kolaylıkla tahmin edebiliriz ama köydaşlarımızı tahmin edemeyiz. Bu yüzden köyde değil, köyün dışında yaşıyoruz. Onlara karşı bir sevgi hissetmemek için. Kendimizi korumak için.
Gunzei Surudai'ın sakinleşmesi için araya girme ihtiyacı hissetti.
—Kulağa belki canavarca geliyor, evet. Ama şu an senin veya Surudaı'ın ölmesindense bir tabur Kusa shinobisinin ölmesini yeğleriz Kagi. Senden de aynı şekilde bir sevgi beklemiyoruz zira Surudai'ın dediği gibi, bu sevgi bağları belirli bir yaşa kadar oluşuyor. Fakat bizim sevgimiz kanımıza ve klanımıza olduğu için ister istemez seni doğduğundan beri bizimleymiş gibi görüyoruz. Bu yüzden senden tek ricam... dedi bir es vererek. Felaketimiz olma.
Kagi burnundan daha fazla kan gelmediğine emin olduktan sonra ayaklandı. Hafifçe gülümsedi ve söze girdi:
—Benim "bağım" köyüme karşı oluşmuş demediniz mi? Siz de köydaşımsınız nihayetinde. Yeniden bir çatışmaya girersek kendime gelirim merak etmeyin. Ama bana biraz olsun yoldaşının ölümüne üzülmeyi çok görmeyiniz.
Gunzei bu sözün üzerine hafifçe başını sallayarak onu onayladı ve ardından Surudai'a doğru baktı. Surudai belirli belirsiz bir tıslamayla arkasını döndü ve mağaraya doğru ilerlemeye hazırlandı.
~~
[Geçmiş] Chouwa
- Chouwano Kagi
- Kaçak

- Posts: 300
- Joined: June 4th, 2020, 6:05 pm
- Chouwano Kagi
- Kaçak

- Posts: 300
- Joined: June 4th, 2020, 6:05 pm
Re: [Geçmiş] Chouwa
Üç Chouwa geldikleri yoldan geriye döndüler. Yolculuk sırasında kimse bir şey konuşmadı. Bu hem Kagi'nin isteği üzerineydi, hem de biraz daha tetikte durmak istiyorlardı. Mağara ve mağaraya doğru uzanan yolu bir pusu bölgesi kabul etmişlerdi. Bu yüzden Gunzei önde ilerlerken yaklaşık 5 metre gerilerinden Surudai ve Kagi yan yana ilerliyordu. Bitmeyen yağmur yavaş yavaş üç Chouwa'yı yeniden ıslatmaya başlamıştı.
Yolun doğu kısmından beyaz dumanlar yükseliyordu. Bunlar Kagi'nin yaktığı kulübe ve mezralar olmalıydı. Havanın yağmurlu olması sebebiyle yangınlar büyümemiş ancak yine de çevre yerlerden kolaylıkla fark edilir olmuştu. Muhtemelen bu durum «küçük kız»'ın bu isimsiz örgütü tarafından fark edildiği gibi Doushi'deki karakoldan ve hatta Yağmur Ülkesi tarafındaki sadık veya asi shinobiler tarafından da fark edilmişti.
Mağaraya yaklaşık üç dakikalık koşu mesafesi kaldığında Gunzei elini yumruk yaparak işaret verdi ve arkasındaki ikiliyi durdurdu. Gözlerini kısa bir süreliğine kapattı ve sensör yeteneğiyle etrafı gözlemeye başladı. Ardından da bilgi vermeye başladı.
—Mağaranın içi bulanık... Girişi mühürlenmiş ya da önceden beri mühürlüydü. Dışarıda ise 23 kişi var. Gunzei gözlerini sıkıca kapadı, alnındaki damarı belirginleşmişti. Shinobi gibi durmuyorlar. Bir şeyler taşıyorlar... Erzak gibi.
—Mağaraya mı taşıyorlar? Kagi kaşlarını çattı, sesi neredeyse fısıltıya indi.
—Evet.
—Hedefimizin erzakları olduğunu zaten belli ettik. Mağaraya toplamaları yalnızca işimizi kolaylaştırır. Bir an sustu, sonra bakışını Gunzei’ye çevirdi. Ya mühre çok güveniyorlar ya da tuzak kuruyorlar...
—Dizilişleri? Surudai’nin sesi biraz sabırsızdı.
—Düzensiz. Hazırlanıyor gibiler
—O halde kolayca süpürürüz. Surudai hemen sözünü kesti, dudak kenarında küçümseyen bir gülümseme belirdi.
—Kolayca mı? diyerek araya girdi Kagi. Eğer biri bile Shoichi seviyesindeyse, kolay olacağını sanmıyorum. Kagi’nin sesi sertleşti, parmaklarını kılıcının kabzasında sıkıyordu. Mağara mühürlü diyorsun... Belki de Shoichi’nin kulübesindeki mührü yapan aynı kişidir. Fuinjutsu dipsiz bir kuyu gibi. Ne çıkacağını kestirmek zor.
Gunzei yeniden gözlerini kapattı; bu kez yüzünde huzursuz bir gölge vardı.
—Düşünmeye fazla vaktimiz yok. Bizi fark etmiş olmalılar... Koşuşturmaya başladılar.
—Mührü mü açıyorlar?
—Hayır. Tam tersine... girişten uzaklaşıyor gibiler.
—Ne yani bize öylece saldırıyorlar mı? dedi şaşırarak.
Gunzei sanki teyit ediyormuş gibi bir saniyeliğine duraksadı. Gerçekten de adamların 23'ü de kendilerine doğru koşuyordu.
—Öyle görünüyor.
Üçü de bu durum karşısında şaşırmıştı. Rakip ne kadar güçlü olursa olsun ve kendisine ne kadar güvenirse güvensin böylesine bir taarruz -en azından shinobilik teamüllerine göre- pek de makul değildi. Yine de gelen düşmanları ağaçların üstünde karşılamayı kararlaştırmışlardı. Gunzei hepsinin konumlarını kabaca eliyle gösteriyor ve gard alarak beklemeye koyuluyorlardı.
Yaklaşık bir dakika sonra bir nara ile ağaç gövdelerinin arasından görülmeye başladılar. Gerçekten de koşuşlarından dahi shinobi değil çevre bölgeden gelen çiftçi veya serseri tipler olduğu kolayca anlaşılabiliyordu. Gunzei ve Surudai birbirlerine baktı. Zira ne yapacaklarını bilemediler. Buradan çekip gitseler dahi bu insanlar asla onlara yetişemezdi. Onları öldürmek ise işten bile değildi. Garip olan bu kadar insanın gözlerini kırpmadan üstlerine doğru koşuyor olmasıydı.
Etraflarına bakıyorlardı. Hepsinin yüzlerinde donuk ifade vardı. Adını koyacak olsalar "Shoichi'nin suratı" diyeceklerdi. Kabaca yerleri söylenmiş olsa da nerede olduklarını bilmiyor olmalıydılar. Kagi önce kandaşlarına baktı sonra da hiçbir şey demeden yay gibi gerildi ve ağaçtan üstlerine gelen güruha doğru hızla fırladı. Hepsi senkronize bir şekilde Kagi'nin çıkardığı toz bulutuna doğru döndü.
Kagi de bu insanların belki kontrol edildiğini belki de basitçe kandırıldıklarının farkındaydı fakat içindeki öfkeyi kusmak istiyordu. Shoichi'yi bir kukla haline getiren her ne idiyse ona karşı hıncını almak istiyordu. Bu insanların de muhtemelen bir kurban olduğunun pekala farkındaydı fakat... umursamıyordu.
Tantou'su tıpır tıpır yağan yağmurun sesini kısa ve net hareketlere bölüyordu. Birisinin boğazından çıkan çelik üzerindeki kanı dökmeden bir diğerinin göğsünü deşiyordu. Çelik tenden ayrıldığında her birinin değişen ve soğuklaşan ifadesine bakarak sanki kendini tatmin ediyordu. Ölmeden önce kısa bir anlığına o ifadesiz surat yerine gelen pişman, acı çeken ve ne olduğunu anlayamayan zavallı ruhları tamamen görmezden geliyordu.
Tantou son hedefine doğru ilerken tiz bir çelik sesi bütün ormanda yankılandı. Kagi'nin tantousu bir başka katanaya çarpmıştı. Gunzei önünde dikeliyordu. Surudai ise sağ kalan son düşmanın sırtına inmiş ve kafasını tuttuğu gibi sudan incelmiş çamura gömmüştü. Adam debeleniyordu ve Surudai arada nefes alması için bu çabaya da tolerans gösteriyordu. Kagi kana bulanmış suratında alev gibi parlayan gözlerle tısladı.
—Bu neyin nesi?
Gunzei oldukça sakin ve temkinli bir tavırla yaklaşıyordu.
—Shoichi ile aynı durumdalar. Birisini esir alabilir ve durumun aydınlatılmasına yardımcı olabiliriz.
—Gördüğü şeyleri anlatsın diye mi? diyerek yeniden tısladı Kagi. Bu onun için bir ihanet gibi bir şeydi. Zira zararsız insanları öldürdüğünün pekala farkındaydı. Bu esirin kendisinin bunca insanı acımasızca katlettiğini söylemesi başına büyük dertler açabilirdi.
—Üçümüz de işin içindeyiz Kagi. Umalım ki anlatacakları bizi beladan kurtarmaya da yetsin.
—Risk mi alacağız yani?
Gunzei duraksadı. Bu riske değip değmeyeceğini bilemedi. Kagi'nin gözlerindeki öfke onu afallatmıştı. Bu sırada Surudai ellerini ve ayaklarını bağladığı adamı Gunzei ve Kagi'nin dibine doğru fırlattı. Adam hala debelense de pek bir işe yarıyor gibi durmuyordu.
—Sidik yarışınız bittiyse soñ kez mağaraya bakalım. Bu burada kalsın. Kurtulamaz.
Kagi bir şey demeden tantousunu çekti ve kınına geri koydu. Gunzei'ye doğru son bir kez öfkeyle baktı ve Surudai'a doğru döndü.
—Mağaraya bakıp ne yapacağız? diye sordu.
—Girişini magma ile kapatacağım.
—Bu ne işe yarayacak ki? Giriş mühürlü ve arkamızı dönüp gittiğimizde yeniden açabilirler.
—Evet ancak en azından mağaranın hala aktif kullanılıp kullanılmadığına dair bir işaret bırakmış olacağız.
Bu Kagi'ye mantıklı geldi, üzerine hiçbir şey söylemedi. Esir adamı bir ağacın dibine bıraktıktan sonra mağaranın girişine doğru yöneldiler. Mağaraya birkaç yüz metre kala da Gunzei söze girdi.
—Girişte bir kişi var. Mührün ardında. Oturuyor... Hayır. Ayakta duruyor. Biraz duraksadı. Diğer iki Chouwano da yeniden bir belanın kendilerini bulduğunu bu es verişten anladılar. "Bu bir çocuk."
Herkes bunun meşhur "Küçük Hanım" olduğunu içten içe anladı, üzerine de pek konuşmadılar. Mağaranın önüne indiklerinde bembeyaz bir pelerine bürünmüş burnundan yukarısı görünmeyen hafif gülümseyen bir küçük çocukla karşılaştılar. Hiçbir şey demeden öylece bekliyordu.
—Evet, şimdi ne yapıyoruz?
Üçü de birbirine baktı. Eğer bu kız sorguda bahsedilen kız idiyse muhtemelen güçlüydü ve bu üçlünün ne çakra ne de zindelik bakımından aynı seviyede bir mücadeleyi kayıp vermeden kaldırabilme şansı düşüktü. Üçü de bunun farkındaydı.
—Planladığımız şeyi tabii ki. Mağarayı kapatacağım.
—Ne yani onu yok mu sayacağız?
—Kız bizi var sayıyor mu da bizim yok saymamız sorun olacak?
Bunun üzerine Kagi kıza doğru döndü. İçinde halen daha bir öfke vardı ve bu mührü açıp her şeyin sorumlusu olarak bildiği bu küçük kızı öldürebilmeyi çok istiyordu. Bariyere doğru yürüdü ve bir eliyle dokundu.
—Sen neyin nesisin? diye sordu. Küçük kız ise hiçbir tepki vermeksizin durmaya devam ediyordu. Yüzündeki munzur gülümseme gittikçe daha da sinir bozucu oluyordu. Bir yandan yokladığı mühür Shoichi'nin mühründen çok daha kompleks hissettiriyordu ve hatta dokunduğu müddetçe çakrasının emildiğini hissediyordu.
—Boşuna uğraşma. Mührü açamayız. Açtığımızda ise zaten perişan bir vaziyette oluruz. İyisi mi kenara çekil. diye seslendi Surudai bu sırada mağaranın tam karşısında bir dizi yerde dururken eliyle mühürler yapmaya başlamıştı.
Kagi geri geri bir kaç adım çekildi ve olacakları izlemeye başladı. Gözü ise halen daha küçük kızdaydı. Gülümsemesi onu çileden çıkartıyordu. Surudai'ın ağzından çıkan magma öbekleri bariyerin üzerinden yavaşça aşağı doğru iniyordu. Bazen de direkt zemini hedef alıyor ve yağmurun etkisiyle ortalık hızla sise bürünüyordu.
Kagi ise küçük kızın suretini kaybetmemek için gözlerini dört açmış bekliyordu. Bu monoton bekleyiş kızın bir anda ağzını açmasıyla değişmişti. Bir melodi mırıldanmaya başlamıştı. Üçü de bir anlığına duraksamış fakat bunun bir teknik hazırlığı olma riskine karşı ellerini silahlarına atmışlar ve hemen Surudai'ın yanında bitmişlerdi.
Bir süre bu melodi devam etti fakat bir şey gerçekleşiyor gibi durmuyordu. Böylesine stresli olmasalar melodinin ne kadar huzur verici ve güzel olduğunu daha iyi kavrayabilirlerdi. Üç Chouwano bir eliyle diğerini tutuyor ve birbirlerinin çakra verirken genjutsuda olmadıklarını tasdiklemeye çalışıyorlardı. Bir süre sonra melodik mırıldanma bitti ve şarkı söylemeye başladı.
Rüzgar nasıl da uğulduyor.
Gölge nasıl da süzülüyor.
At nallarının çınlaması,
Havayı nasıl da yırtıyor.
Kara sisin ardında
Ay şakıyor sessizce:
"Gamlı kalpler, uyanın." diye.
Üçlü halen daha bunun bir saldırı olup olmadığından emin olamıyordu. Gunzei telaşla söze girdi.
—Kapa şurayı Surudai.
Surudai kaldığı yerden devam ederken Kagi, kıza bakmaya devam ediyordu. Sis bulutları bir anlığına dağılır gibi oldu ve kız kapüşonunu kaldırdığını gördü. Tam sureti görüyordu ki Surudai'ın magmaları bütün bariyeri kapladı. Kagi ufakça yerinden oynadı sanki eliyle magmayı sıyırıp görmek ister gibi hareketlendiyse de ne yaptığının farkına hızlı vardı. Yine de Surudai ve Gunzei bu hareketlenmeyi fark etmişlerdi. Ama bu duruma bir şey demedilerç
—Artık eve döñebilir miyiz? dedi gerinerek. "Yoruldum."
—Esiri ben alırım.
Surudai muzip bir tavırla yanıtladı.
—E yok bi' de bize taşıtsaydın.
Üçü de kıkır kıkır gülüyordu.
~~
Yolun doğu kısmından beyaz dumanlar yükseliyordu. Bunlar Kagi'nin yaktığı kulübe ve mezralar olmalıydı. Havanın yağmurlu olması sebebiyle yangınlar büyümemiş ancak yine de çevre yerlerden kolaylıkla fark edilir olmuştu. Muhtemelen bu durum «küçük kız»'ın bu isimsiz örgütü tarafından fark edildiği gibi Doushi'deki karakoldan ve hatta Yağmur Ülkesi tarafındaki sadık veya asi shinobiler tarafından da fark edilmişti.
Mağaraya yaklaşık üç dakikalık koşu mesafesi kaldığında Gunzei elini yumruk yaparak işaret verdi ve arkasındaki ikiliyi durdurdu. Gözlerini kısa bir süreliğine kapattı ve sensör yeteneğiyle etrafı gözlemeye başladı. Ardından da bilgi vermeye başladı.
—Mağaranın içi bulanık... Girişi mühürlenmiş ya da önceden beri mühürlüydü. Dışarıda ise 23 kişi var. Gunzei gözlerini sıkıca kapadı, alnındaki damarı belirginleşmişti. Shinobi gibi durmuyorlar. Bir şeyler taşıyorlar... Erzak gibi.
—Mağaraya mı taşıyorlar? Kagi kaşlarını çattı, sesi neredeyse fısıltıya indi.
—Evet.
—Hedefimizin erzakları olduğunu zaten belli ettik. Mağaraya toplamaları yalnızca işimizi kolaylaştırır. Bir an sustu, sonra bakışını Gunzei’ye çevirdi. Ya mühre çok güveniyorlar ya da tuzak kuruyorlar...
—Dizilişleri? Surudai’nin sesi biraz sabırsızdı.
—Düzensiz. Hazırlanıyor gibiler
—O halde kolayca süpürürüz. Surudai hemen sözünü kesti, dudak kenarında küçümseyen bir gülümseme belirdi.
—Kolayca mı? diyerek araya girdi Kagi. Eğer biri bile Shoichi seviyesindeyse, kolay olacağını sanmıyorum. Kagi’nin sesi sertleşti, parmaklarını kılıcının kabzasında sıkıyordu. Mağara mühürlü diyorsun... Belki de Shoichi’nin kulübesindeki mührü yapan aynı kişidir. Fuinjutsu dipsiz bir kuyu gibi. Ne çıkacağını kestirmek zor.
Gunzei yeniden gözlerini kapattı; bu kez yüzünde huzursuz bir gölge vardı.
—Düşünmeye fazla vaktimiz yok. Bizi fark etmiş olmalılar... Koşuşturmaya başladılar.
—Mührü mü açıyorlar?
—Hayır. Tam tersine... girişten uzaklaşıyor gibiler.
—Ne yani bize öylece saldırıyorlar mı? dedi şaşırarak.
Gunzei sanki teyit ediyormuş gibi bir saniyeliğine duraksadı. Gerçekten de adamların 23'ü de kendilerine doğru koşuyordu.
—Öyle görünüyor.
Üçü de bu durum karşısında şaşırmıştı. Rakip ne kadar güçlü olursa olsun ve kendisine ne kadar güvenirse güvensin böylesine bir taarruz -en azından shinobilik teamüllerine göre- pek de makul değildi. Yine de gelen düşmanları ağaçların üstünde karşılamayı kararlaştırmışlardı. Gunzei hepsinin konumlarını kabaca eliyle gösteriyor ve gard alarak beklemeye koyuluyorlardı.
Yaklaşık bir dakika sonra bir nara ile ağaç gövdelerinin arasından görülmeye başladılar. Gerçekten de koşuşlarından dahi shinobi değil çevre bölgeden gelen çiftçi veya serseri tipler olduğu kolayca anlaşılabiliyordu. Gunzei ve Surudai birbirlerine baktı. Zira ne yapacaklarını bilemediler. Buradan çekip gitseler dahi bu insanlar asla onlara yetişemezdi. Onları öldürmek ise işten bile değildi. Garip olan bu kadar insanın gözlerini kırpmadan üstlerine doğru koşuyor olmasıydı.
Etraflarına bakıyorlardı. Hepsinin yüzlerinde donuk ifade vardı. Adını koyacak olsalar "Shoichi'nin suratı" diyeceklerdi. Kabaca yerleri söylenmiş olsa da nerede olduklarını bilmiyor olmalıydılar. Kagi önce kandaşlarına baktı sonra da hiçbir şey demeden yay gibi gerildi ve ağaçtan üstlerine gelen güruha doğru hızla fırladı. Hepsi senkronize bir şekilde Kagi'nin çıkardığı toz bulutuna doğru döndü.
Kagi de bu insanların belki kontrol edildiğini belki de basitçe kandırıldıklarının farkındaydı fakat içindeki öfkeyi kusmak istiyordu. Shoichi'yi bir kukla haline getiren her ne idiyse ona karşı hıncını almak istiyordu. Bu insanların de muhtemelen bir kurban olduğunun pekala farkındaydı fakat... umursamıyordu.
Tantou'su tıpır tıpır yağan yağmurun sesini kısa ve net hareketlere bölüyordu. Birisinin boğazından çıkan çelik üzerindeki kanı dökmeden bir diğerinin göğsünü deşiyordu. Çelik tenden ayrıldığında her birinin değişen ve soğuklaşan ifadesine bakarak sanki kendini tatmin ediyordu. Ölmeden önce kısa bir anlığına o ifadesiz surat yerine gelen pişman, acı çeken ve ne olduğunu anlayamayan zavallı ruhları tamamen görmezden geliyordu.
Tantou son hedefine doğru ilerken tiz bir çelik sesi bütün ormanda yankılandı. Kagi'nin tantousu bir başka katanaya çarpmıştı. Gunzei önünde dikeliyordu. Surudai ise sağ kalan son düşmanın sırtına inmiş ve kafasını tuttuğu gibi sudan incelmiş çamura gömmüştü. Adam debeleniyordu ve Surudai arada nefes alması için bu çabaya da tolerans gösteriyordu. Kagi kana bulanmış suratında alev gibi parlayan gözlerle tısladı.
—Bu neyin nesi?
Gunzei oldukça sakin ve temkinli bir tavırla yaklaşıyordu.
—Shoichi ile aynı durumdalar. Birisini esir alabilir ve durumun aydınlatılmasına yardımcı olabiliriz.
—Gördüğü şeyleri anlatsın diye mi? diyerek yeniden tısladı Kagi. Bu onun için bir ihanet gibi bir şeydi. Zira zararsız insanları öldürdüğünün pekala farkındaydı. Bu esirin kendisinin bunca insanı acımasızca katlettiğini söylemesi başına büyük dertler açabilirdi.
—Üçümüz de işin içindeyiz Kagi. Umalım ki anlatacakları bizi beladan kurtarmaya da yetsin.
—Risk mi alacağız yani?
Gunzei duraksadı. Bu riske değip değmeyeceğini bilemedi. Kagi'nin gözlerindeki öfke onu afallatmıştı. Bu sırada Surudai ellerini ve ayaklarını bağladığı adamı Gunzei ve Kagi'nin dibine doğru fırlattı. Adam hala debelense de pek bir işe yarıyor gibi durmuyordu.
—Sidik yarışınız bittiyse soñ kez mağaraya bakalım. Bu burada kalsın. Kurtulamaz.
Kagi bir şey demeden tantousunu çekti ve kınına geri koydu. Gunzei'ye doğru son bir kez öfkeyle baktı ve Surudai'a doğru döndü.
—Mağaraya bakıp ne yapacağız? diye sordu.
—Girişini magma ile kapatacağım.
—Bu ne işe yarayacak ki? Giriş mühürlü ve arkamızı dönüp gittiğimizde yeniden açabilirler.
—Evet ancak en azından mağaranın hala aktif kullanılıp kullanılmadığına dair bir işaret bırakmış olacağız.
Bu Kagi'ye mantıklı geldi, üzerine hiçbir şey söylemedi. Esir adamı bir ağacın dibine bıraktıktan sonra mağaranın girişine doğru yöneldiler. Mağaraya birkaç yüz metre kala da Gunzei söze girdi.
—Girişte bir kişi var. Mührün ardında. Oturuyor... Hayır. Ayakta duruyor. Biraz duraksadı. Diğer iki Chouwano da yeniden bir belanın kendilerini bulduğunu bu es verişten anladılar. "Bu bir çocuk."
Herkes bunun meşhur "Küçük Hanım" olduğunu içten içe anladı, üzerine de pek konuşmadılar. Mağaranın önüne indiklerinde bembeyaz bir pelerine bürünmüş burnundan yukarısı görünmeyen hafif gülümseyen bir küçük çocukla karşılaştılar. Hiçbir şey demeden öylece bekliyordu.
—Evet, şimdi ne yapıyoruz?
Üçü de birbirine baktı. Eğer bu kız sorguda bahsedilen kız idiyse muhtemelen güçlüydü ve bu üçlünün ne çakra ne de zindelik bakımından aynı seviyede bir mücadeleyi kayıp vermeden kaldırabilme şansı düşüktü. Üçü de bunun farkındaydı.
—Planladığımız şeyi tabii ki. Mağarayı kapatacağım.
—Ne yani onu yok mu sayacağız?
—Kız bizi var sayıyor mu da bizim yok saymamız sorun olacak?
Bunun üzerine Kagi kıza doğru döndü. İçinde halen daha bir öfke vardı ve bu mührü açıp her şeyin sorumlusu olarak bildiği bu küçük kızı öldürebilmeyi çok istiyordu. Bariyere doğru yürüdü ve bir eliyle dokundu.
—Sen neyin nesisin? diye sordu. Küçük kız ise hiçbir tepki vermeksizin durmaya devam ediyordu. Yüzündeki munzur gülümseme gittikçe daha da sinir bozucu oluyordu. Bir yandan yokladığı mühür Shoichi'nin mühründen çok daha kompleks hissettiriyordu ve hatta dokunduğu müddetçe çakrasının emildiğini hissediyordu.
—Boşuna uğraşma. Mührü açamayız. Açtığımızda ise zaten perişan bir vaziyette oluruz. İyisi mi kenara çekil. diye seslendi Surudai bu sırada mağaranın tam karşısında bir dizi yerde dururken eliyle mühürler yapmaya başlamıştı.
Kagi geri geri bir kaç adım çekildi ve olacakları izlemeye başladı. Gözü ise halen daha küçük kızdaydı. Gülümsemesi onu çileden çıkartıyordu. Surudai'ın ağzından çıkan magma öbekleri bariyerin üzerinden yavaşça aşağı doğru iniyordu. Bazen de direkt zemini hedef alıyor ve yağmurun etkisiyle ortalık hızla sise bürünüyordu.
Kagi ise küçük kızın suretini kaybetmemek için gözlerini dört açmış bekliyordu. Bu monoton bekleyiş kızın bir anda ağzını açmasıyla değişmişti. Bir melodi mırıldanmaya başlamıştı. Üçü de bir anlığına duraksamış fakat bunun bir teknik hazırlığı olma riskine karşı ellerini silahlarına atmışlar ve hemen Surudai'ın yanında bitmişlerdi.
Bir süre bu melodi devam etti fakat bir şey gerçekleşiyor gibi durmuyordu. Böylesine stresli olmasalar melodinin ne kadar huzur verici ve güzel olduğunu daha iyi kavrayabilirlerdi. Üç Chouwano bir eliyle diğerini tutuyor ve birbirlerinin çakra verirken genjutsuda olmadıklarını tasdiklemeye çalışıyorlardı. Bir süre sonra melodik mırıldanma bitti ve şarkı söylemeye başladı.
Rüzgar nasıl da uğulduyor.
Gölge nasıl da süzülüyor.
At nallarının çınlaması,
Havayı nasıl da yırtıyor.
Kara sisin ardında
Ay şakıyor sessizce:
"Gamlı kalpler, uyanın." diye.
Üçlü halen daha bunun bir saldırı olup olmadığından emin olamıyordu. Gunzei telaşla söze girdi.
—Kapa şurayı Surudai.
Surudai kaldığı yerden devam ederken Kagi, kıza bakmaya devam ediyordu. Sis bulutları bir anlığına dağılır gibi oldu ve kız kapüşonunu kaldırdığını gördü. Tam sureti görüyordu ki Surudai'ın magmaları bütün bariyeri kapladı. Kagi ufakça yerinden oynadı sanki eliyle magmayı sıyırıp görmek ister gibi hareketlendiyse de ne yaptığının farkına hızlı vardı. Yine de Surudai ve Gunzei bu hareketlenmeyi fark etmişlerdi. Ama bu duruma bir şey demedilerç
—Artık eve döñebilir miyiz? dedi gerinerek. "Yoruldum."
—Esiri ben alırım.
Surudai muzip bir tavırla yanıtladı.
—E yok bi' de bize taşıtsaydın.
Üçü de kıkır kıkır gülüyordu.
~~
- Chouwano Kagi
- Kaçak

- Posts: 300
- Joined: June 4th, 2020, 6:05 pm
Re: [Geçmiş] Chouwa
Amaçları Funahashi'ye güneş batmadan ulaşmaktı. Kagi, Surudai'in çağırdığı "Karasu" isimli bir atla yolculuğuna devam ediyordu. Bu oldukça gürbüz ve gözkapağının üstündeki beyazlık dışında tamamen kapkara olan bir yorga atıydı. Surudai, Kagi'nin hemen yanında turunç renkli bir atla ilerlerken Gunzei arkada, Kagi'nin atına benzer özellikler taşıyan bir başka onları izliyordu. Atın kıçına da alınan esir karnının üstüne oturtulmuş ve iple bağlanmıştı. Konuşacak çok bir şey bulamasalar da at bakıcılığı, Chouwa'ların nasıl isim aldığı gibi rastgele konulardan ara sıra bahsederek bu rahatsız edici sessizlikleri bir nebze önlüyorlardı. Şu an konuştukları ise atın hangi damarlarının -Chouwaların özel bir icadı olan- çelik pipetlerle delinip kanının yeteri miktarınca içilebileceği üzerineydi. Kagi bunu dehşetle karşılayıp öğrenmek istemediğini belirtse de Surudai bunun böyle uzun yolculuklarda durmaksızın ilerlemek zorunda olduklarında nasıl da yararlı bir şey olduğuna dair onu ikna etmeye çalışıyordu. Hatta Surudai bunu örneklendirmek için bir çelik pipet çıkarıp atın ensesinde bir yere batırmış ve ardından da ağzını dayayıp bir miktar kanı ağzına doldurmuş ve ardından Kagi'ye doğru ama üstüne gelmeyecek şekilde püskürtmüştü.
Kagi atın bundan gerçekten etkilenmemiş gibi durmasına şaşırmış fakat Surudai'ın kan dolu ağzı-yüzü bu ufak çaplı merakı hızla yok etmişti. Surudai, "Yakala!" diyerek bir çelik pipeti Kagi'ye doğru fırlatmış, Kagi de ister istemez göğsüne doğru gelen bu pipeti yakalamıştı. Surudai, Kagi ve atına doğru yavaşça yaklaşmış ardından da sağ ayağını sol tarafa geçirerek mahmuza takmış ve ayağa kalkarak akrobatik bir biçimde dikelmişti. Kagi'ye doğru eğildi ve parmağının ucunu Karasu'nun ensesinde gezdirmeye başladı. Elini boynun yan tarafına doğru götürdü ve biraz yokladıktan sonra "Şurası." dedi. "Deri ince, kaslar daha az ve damar çok belirgin. Buraya batır."
—Çek elini, yapmayacağım böyle bir şey. dedi ve ellini bileğinden yakaladı.
—Sen bilirsin yolda aç kalırsan beni hatırla. dedi ukala bir tavırla. Bu sırada oturuşunu düzeltmeye başlamıştı bile. Gunzei ise arkadan sohbete dahil oldu.
—Atı yok. Öğreñse n'olacak?
Surudai göz devirdi ve oflayarak yanıt verdi:
—Altındaki ne işte? Al senin olsun. Chouwa'nın atı olmaz mı?
Bu söz karşısında Kagi her ne kadar onore olsa da bu hususta hiç renk vermedi. Aynı agresif tonu sürdürüyordu.
—Ne kendimin ne de başkasının bir atının kanını canlı canlı emip içmeyeceğim. Bu gördüğüm en iğrenç şey.
Kagi'nin bir kez daha reddetmesiyle beraber Surudai yüzünü buruşturdu. Reddedilmiş birinin yaşayacağı üzüntü ve hayal kırıklığıyla dolu bir seda ile "İyi peki." diyerek Kagi'nin üzerinden çekildi. Ayaklarını yeniden yerli yerine yerleştirdi ve atına oturdu. Funahashi'den kendileri için yollanan ekiple karşılaşana kadar da konuşmadı.
~~
Dört tane Chuunin olduklarını varsaydığı bir ekip onları karşılamıştı. Kagi ve Gunzei atından indi fakat Surudai inmedi ve atıyla beraber onlardan iki üç adım öne doğru ilerledi. Mavi saçlı, morumsu gözlüklü ve oldukça küçük yaşta bir Chuunin ekipten öne doğru çıkan ilk isim olmuştu. Heyecanı ve mutluluğu gözlerinden okunuyordu. O heyecanı iyice yansıtan bir tonla da söze girdi. "İşte bu! İşte bu! Ölmemişsiniz! Bizi nasıl zahmetlerden kurtardınız kim bilir!" dedi. Surudai bu heyecanı pek paylaşmıyor gibiydi. Atıyla çocuğa doğru bir adım daha yaklaştı ve eğilerek söze girdi: "Yardımcı olabileceğimiz bir şey var mı?" diye sordu? Chuunin aynı neşeyle ellerini sağa sola sallayarak "Hayır, hayır! Asla. Zaten işin çoğunu halletmiş gibisiniz ve hey şuna bakın çocuklar. Esir bile almışlar!" dedi. Bu sırada Surudai'ın yüzüne bakınca yüzünde hoş durduğuna inandığı kızıl dudakların sebebinin doğallığı veya makyaj değil kan olduğunu anladı. Bu bir kurbandan sıçramış lekeye benzemiyordu. "Ağzınız kanlanmış." dedi biraz gergin bir edayla. Surudai hafifçe gülümsedi ve dudağını ve dişlerini yaladı. "Evet, atıştırmalık." Ardından sağ ayağıyla atının kıçına topuğuyla iki kere vurup dilini damağına vurarak ses çıkardı ve yürümeye başladılar. Chuunin oldukça gergin bir edayla önce Surudai'ın arkasından baktı ardından da yanından geçen diğer iki Chouwa'ya baktı. Biraz mesafe açılınca yanındakilere döndü. Sessizce "Şeytanlar." diye fısıldadı. Surudai bunu duymuş muydu yoksa denk mi geldi bilinmez fakat bir anda Surudai'ın atının dizginlerini çekip durdu. Mavi saçlı çocuk bir anlığına dondu kaldı. Surudai arkasında dönmeden konuştu. "İşimiz acil. Funahashi'ye uğramadan geçeceğiz. Shibai-san'a selamlarımızı iletin." dedi. Çocuk sesi titreyerek yanıtladı. "Peki ya rapor?" Surudai umursamadan yoluna yeniden devam etmişti. Gunzei atını döndürerek kendilerini karşılayan ekibe döndü. "Yolu takip edin. Yağmur Ülkesi sınırına yakın yerlerde girişi mühürlenmiş bir mağara bulacaksınız. Çevresi raporlayacağınız alan. Kolay gelsin." Chouwalar yavaş yavaş uzaklaşırken ekip arkalarından öylece bakakaldılar. Fısıldayarak dahi olsa konuşma cesareti bulamadılar. En azından ufukta kaybolana kadar.
~~
Kagi atın bundan gerçekten etkilenmemiş gibi durmasına şaşırmış fakat Surudai'ın kan dolu ağzı-yüzü bu ufak çaplı merakı hızla yok etmişti. Surudai, "Yakala!" diyerek bir çelik pipeti Kagi'ye doğru fırlatmış, Kagi de ister istemez göğsüne doğru gelen bu pipeti yakalamıştı. Surudai, Kagi ve atına doğru yavaşça yaklaşmış ardından da sağ ayağını sol tarafa geçirerek mahmuza takmış ve ayağa kalkarak akrobatik bir biçimde dikelmişti. Kagi'ye doğru eğildi ve parmağının ucunu Karasu'nun ensesinde gezdirmeye başladı. Elini boynun yan tarafına doğru götürdü ve biraz yokladıktan sonra "Şurası." dedi. "Deri ince, kaslar daha az ve damar çok belirgin. Buraya batır."
—Çek elini, yapmayacağım böyle bir şey. dedi ve ellini bileğinden yakaladı.
—Sen bilirsin yolda aç kalırsan beni hatırla. dedi ukala bir tavırla. Bu sırada oturuşunu düzeltmeye başlamıştı bile. Gunzei ise arkadan sohbete dahil oldu.
—Atı yok. Öğreñse n'olacak?
Surudai göz devirdi ve oflayarak yanıt verdi:
—Altındaki ne işte? Al senin olsun. Chouwa'nın atı olmaz mı?
Bu söz karşısında Kagi her ne kadar onore olsa da bu hususta hiç renk vermedi. Aynı agresif tonu sürdürüyordu.
—Ne kendimin ne de başkasının bir atının kanını canlı canlı emip içmeyeceğim. Bu gördüğüm en iğrenç şey.
Kagi'nin bir kez daha reddetmesiyle beraber Surudai yüzünü buruşturdu. Reddedilmiş birinin yaşayacağı üzüntü ve hayal kırıklığıyla dolu bir seda ile "İyi peki." diyerek Kagi'nin üzerinden çekildi. Ayaklarını yeniden yerli yerine yerleştirdi ve atına oturdu. Funahashi'den kendileri için yollanan ekiple karşılaşana kadar da konuşmadı.
~~
Dört tane Chuunin olduklarını varsaydığı bir ekip onları karşılamıştı. Kagi ve Gunzei atından indi fakat Surudai inmedi ve atıyla beraber onlardan iki üç adım öne doğru ilerledi. Mavi saçlı, morumsu gözlüklü ve oldukça küçük yaşta bir Chuunin ekipten öne doğru çıkan ilk isim olmuştu. Heyecanı ve mutluluğu gözlerinden okunuyordu. O heyecanı iyice yansıtan bir tonla da söze girdi. "İşte bu! İşte bu! Ölmemişsiniz! Bizi nasıl zahmetlerden kurtardınız kim bilir!" dedi. Surudai bu heyecanı pek paylaşmıyor gibiydi. Atıyla çocuğa doğru bir adım daha yaklaştı ve eğilerek söze girdi: "Yardımcı olabileceğimiz bir şey var mı?" diye sordu? Chuunin aynı neşeyle ellerini sağa sola sallayarak "Hayır, hayır! Asla. Zaten işin çoğunu halletmiş gibisiniz ve hey şuna bakın çocuklar. Esir bile almışlar!" dedi. Bu sırada Surudai'ın yüzüne bakınca yüzünde hoş durduğuna inandığı kızıl dudakların sebebinin doğallığı veya makyaj değil kan olduğunu anladı. Bu bir kurbandan sıçramış lekeye benzemiyordu. "Ağzınız kanlanmış." dedi biraz gergin bir edayla. Surudai hafifçe gülümsedi ve dudağını ve dişlerini yaladı. "Evet, atıştırmalık." Ardından sağ ayağıyla atının kıçına topuğuyla iki kere vurup dilini damağına vurarak ses çıkardı ve yürümeye başladılar. Chuunin oldukça gergin bir edayla önce Surudai'ın arkasından baktı ardından da yanından geçen diğer iki Chouwa'ya baktı. Biraz mesafe açılınca yanındakilere döndü. Sessizce "Şeytanlar." diye fısıldadı. Surudai bunu duymuş muydu yoksa denk mi geldi bilinmez fakat bir anda Surudai'ın atının dizginlerini çekip durdu. Mavi saçlı çocuk bir anlığına dondu kaldı. Surudai arkasında dönmeden konuştu. "İşimiz acil. Funahashi'ye uğramadan geçeceğiz. Shibai-san'a selamlarımızı iletin." dedi. Çocuk sesi titreyerek yanıtladı. "Peki ya rapor?" Surudai umursamadan yoluna yeniden devam etmişti. Gunzei atını döndürerek kendilerini karşılayan ekibe döndü. "Yolu takip edin. Yağmur Ülkesi sınırına yakın yerlerde girişi mühürlenmiş bir mağara bulacaksınız. Çevresi raporlayacağınız alan. Kolay gelsin." Chouwalar yavaş yavaş uzaklaşırken ekip arkalarından öylece bakakaldılar. Fısıldayarak dahi olsa konuşma cesareti bulamadılar. En azından ufukta kaybolana kadar.
~~
- Chouwano Kagi
- Kaçak

- Posts: 300
- Joined: June 4th, 2020, 6:05 pm
Re: [Geçmiş] Chouwa
Çimen Ülkesine girdikten sonra Kagi ister istemez gerilmeye başlamıştı. Surudai ve Gunzei'nin yol sohbetlerine pek fazla katılmaz olmuş ve sessizliğe gömülmüştü. Diğer iki Chouwa da bunun farkındaydı ve bu yüzden onu pek de zorlamıyorlardı. İkisi kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlar fakat Kagi'nin de duyması için herhangi bir çabaya girmiyorlardı.
Kagi gergindi çünkü birkaç saat önce onlarca -belki de- masum insanı öldürmüş ve bu hususta gözünü dahi kırpmamıştı. Bundan yine de pişman değildi. Zira akılları yerinde olsun veya olmasın Kagi'ye saldıran onlardı ve Kagi kolay yolu seçtiği için birazcık dahi vicdan azabı duymuyordu. Onu endişelendiren şey bir esirin canlı alınmış olması ve diğer iki Chouwa'nın rapora ne yazacağı idi. İçten içe Surudai ve Gunzei'nin kendisini ele vermeyeceğini hissediyordu. Ancak çapraz bir sorguda veya esirin gördüklerini anlatabilir durumda olması durumunda ne yapacağını bilemiyordu.
Kusagakure merhametiyle veya erdem üzerine bina edilen kodlar üzerine inşa edilmiş değildi elbette. Kusa shinobilerinin elinden ölen ilk masum siviller olmayacaktı bunlar. Fakat Kagi yalnızca bir Chuunin idi ve Kusa için kolayca gözden çıkarılabilir veya bu yaptığı daima bir koz olarak önüne getirilebilirdi. Kafası karışıktı. Aklına türlü türlü «çözüm»ler geliyordu kimisini düşündüğü için kendinden iğrendiği dahi olmuştu. Göz ucuyla diğer iki Chouwa'ya donuk gözlerle bakakalmış, dalmıştı.
Kagi'nin bu nazarını ilk yakalayan Gunzei oldu. Kaşlarını kaldırdı "Bir şey mi vardı Kagi?" diye sordu. Kagi kendine gelerek başını salladı. "Hayır" dedi. "Dalmışım sadece". Bu sözleri söyledikten sonra içindeki sıkıntıyı ötelemenin bir şeye yaramayacağına inandı ve direkt söze girerek ağzındaki baklayı çıkardı: "Beni satacak mısınız?" Diğer iki Chouwa da zaten Kagi'yi neyin düşüncelere daldırdığından az çok haberdardı. İkisi de ciddi bir yüzle Kagi'ye doğru baktı. Yine Gunzei yanıtladı: "Bunu niye yapalım?" diye sordu. Kagi agresif bir tınıyla "Niye yapmayasanız? Doğru olanı söyleyeceksiniz sadece. Gerçek bir shinobi gibi". Surudai avcunu alnına yapıştırdı ve hemen ardından söze girdi: "Kaç kere söyleyeceğim? Bir Chouwa'nın yanında Kusa biraz olsun umurumda değil. Öldürdükleriñ kurtarılabilir miydi? Belki. Öldürdükleriñ için üzgün müyüm? Hayır değilim." Kagi yine kendisinin gerçek anlamda bir Chouwa olmadığından bahsedecek olduysa da yine bunun kan muhabbetine geleceğini düşünerek bundan vazgeçti. Surudai devam etti. "Öldürdükleriñ, öldürdüğümüz. Yaşattığımız, yaşattığıñ. Bu kadar basit." Kagi ile Surudai sessizce bakıştı, arada gözü Gunzei'ye de kaydı. Bu sanki birbirlerinin sözlerinde ne kadar samimi olduklarına dair bir test gibiydi. Birkaç saniye süren bu sessizlikten sonra üçü de yeniden yola döndü.
Sessizliği yeniden Kagi bozdu: "Rapora ne yazacağız o halde?" Atların yürüyüş sesi birbirine tam uyumluydu. Kagi bunu o anda fark etmişti. Tınısı çok hoşuna gitmişti. Gunzei'nin sözleri bu kısa farkındalık anını geri plana atmıştı: "Raporu yazmaya ben gideceğim. Mağaraya varana kadar her şeyi aynı şekilde anlatacağım. Shoichi hariç..." Kagi bunu duyunca içi az da olsa burkuldu. Surudai araya girdi. Kagi'ye bakarak: "Shoichi ölüydü, halen ölü. Hem de bir kahraman olarak. Bizim için de, onun için de en iyisi bu." dedi. Kagi yalnızca başıyla bunu onaylamakla yetindi. "Mağaraya gelince saldıran köylüler 'beklenmedik derecede' hızlılardı ve şiddeti ölümcül olmayan bir seviyede tutmak bizim için oldukça zordu. En önemlisi: Kontrol ediliyorlardı! Yapacaklarını sanmıyorum ancak eğer çapraz rapor isterlerse bunu belirtmeyi unutmayıñ. Bu bizi rahatlatan bir etmen." Surudai yapılan bu muhabbetin çok gereksiz olduğuna inanıyordu. Oflayarak söze girdi: "Bizi bu göreve gönderirken ne umdukları belli değil miydi? Her şey açığa çıksa bile bir şey olacağı yok. Kızağa çekildik diyelim. Ee?" Kagi için Surudai'ın son cümlesi korkunç bir şeydi. Böyle bir şeyi asla istemiyor, aklına dahi getirmek istemiyordu. Hışımla söze girdi: "Ee mi? Ne yapacağım? Ağaç budayıp tavuk mu besleyeceğim? Dediğini kulağın duyuyor mu? Bu benim işim." Surudai ister istemez güldü. "Eliñe de ne yakışırdı ama." Kagi öfkeyle Surudai'a bakarken Surudai ortamı yumuşatmak istedi. "Şaka yapıyorum şaka. Yashikİde uğraşacağın onca uğraşın olur. Merak etme shinobiliğinden bir şey kaybetmezsin." Kagi için Chouwa Yashiki'si bir tabu idi. Oraya hiç yaklaşmamış ve doğrusu uzaktan bile görmemişti. Göreceğini de düşünmüyordu. Bu söz onu afallatmıştı. Doğrusu Surudai'ın yanlış bir şey deyip demediğini de düşünmeye başlamıştı. "Ama arada atları da tarayıver yani." dedi son olarak. Kagi öylece Surudai'a baktı. Yüzündeki o öfke ifadesi yoktu, bu Surudai'ı da rahatlatmıştı elbette. Baş sallamakla yetindi ve atların toynak sesleri arasında yolculuk bir süre daha devam etti.
~~
Kagi gergindi çünkü birkaç saat önce onlarca -belki de- masum insanı öldürmüş ve bu hususta gözünü dahi kırpmamıştı. Bundan yine de pişman değildi. Zira akılları yerinde olsun veya olmasın Kagi'ye saldıran onlardı ve Kagi kolay yolu seçtiği için birazcık dahi vicdan azabı duymuyordu. Onu endişelendiren şey bir esirin canlı alınmış olması ve diğer iki Chouwa'nın rapora ne yazacağı idi. İçten içe Surudai ve Gunzei'nin kendisini ele vermeyeceğini hissediyordu. Ancak çapraz bir sorguda veya esirin gördüklerini anlatabilir durumda olması durumunda ne yapacağını bilemiyordu.
Kusagakure merhametiyle veya erdem üzerine bina edilen kodlar üzerine inşa edilmiş değildi elbette. Kusa shinobilerinin elinden ölen ilk masum siviller olmayacaktı bunlar. Fakat Kagi yalnızca bir Chuunin idi ve Kusa için kolayca gözden çıkarılabilir veya bu yaptığı daima bir koz olarak önüne getirilebilirdi. Kafası karışıktı. Aklına türlü türlü «çözüm»ler geliyordu kimisini düşündüğü için kendinden iğrendiği dahi olmuştu. Göz ucuyla diğer iki Chouwa'ya donuk gözlerle bakakalmış, dalmıştı.
Kagi'nin bu nazarını ilk yakalayan Gunzei oldu. Kaşlarını kaldırdı "Bir şey mi vardı Kagi?" diye sordu. Kagi kendine gelerek başını salladı. "Hayır" dedi. "Dalmışım sadece". Bu sözleri söyledikten sonra içindeki sıkıntıyı ötelemenin bir şeye yaramayacağına inandı ve direkt söze girerek ağzındaki baklayı çıkardı: "Beni satacak mısınız?" Diğer iki Chouwa da zaten Kagi'yi neyin düşüncelere daldırdığından az çok haberdardı. İkisi de ciddi bir yüzle Kagi'ye doğru baktı. Yine Gunzei yanıtladı: "Bunu niye yapalım?" diye sordu. Kagi agresif bir tınıyla "Niye yapmayasanız? Doğru olanı söyleyeceksiniz sadece. Gerçek bir shinobi gibi". Surudai avcunu alnına yapıştırdı ve hemen ardından söze girdi: "Kaç kere söyleyeceğim? Bir Chouwa'nın yanında Kusa biraz olsun umurumda değil. Öldürdükleriñ kurtarılabilir miydi? Belki. Öldürdükleriñ için üzgün müyüm? Hayır değilim." Kagi yine kendisinin gerçek anlamda bir Chouwa olmadığından bahsedecek olduysa da yine bunun kan muhabbetine geleceğini düşünerek bundan vazgeçti. Surudai devam etti. "Öldürdükleriñ, öldürdüğümüz. Yaşattığımız, yaşattığıñ. Bu kadar basit." Kagi ile Surudai sessizce bakıştı, arada gözü Gunzei'ye de kaydı. Bu sanki birbirlerinin sözlerinde ne kadar samimi olduklarına dair bir test gibiydi. Birkaç saniye süren bu sessizlikten sonra üçü de yeniden yola döndü.
Sessizliği yeniden Kagi bozdu: "Rapora ne yazacağız o halde?" Atların yürüyüş sesi birbirine tam uyumluydu. Kagi bunu o anda fark etmişti. Tınısı çok hoşuna gitmişti. Gunzei'nin sözleri bu kısa farkındalık anını geri plana atmıştı: "Raporu yazmaya ben gideceğim. Mağaraya varana kadar her şeyi aynı şekilde anlatacağım. Shoichi hariç..." Kagi bunu duyunca içi az da olsa burkuldu. Surudai araya girdi. Kagi'ye bakarak: "Shoichi ölüydü, halen ölü. Hem de bir kahraman olarak. Bizim için de, onun için de en iyisi bu." dedi. Kagi yalnızca başıyla bunu onaylamakla yetindi. "Mağaraya gelince saldıran köylüler 'beklenmedik derecede' hızlılardı ve şiddeti ölümcül olmayan bir seviyede tutmak bizim için oldukça zordu. En önemlisi: Kontrol ediliyorlardı! Yapacaklarını sanmıyorum ancak eğer çapraz rapor isterlerse bunu belirtmeyi unutmayıñ. Bu bizi rahatlatan bir etmen." Surudai yapılan bu muhabbetin çok gereksiz olduğuna inanıyordu. Oflayarak söze girdi: "Bizi bu göreve gönderirken ne umdukları belli değil miydi? Her şey açığa çıksa bile bir şey olacağı yok. Kızağa çekildik diyelim. Ee?" Kagi için Surudai'ın son cümlesi korkunç bir şeydi. Böyle bir şeyi asla istemiyor, aklına dahi getirmek istemiyordu. Hışımla söze girdi: "Ee mi? Ne yapacağım? Ağaç budayıp tavuk mu besleyeceğim? Dediğini kulağın duyuyor mu? Bu benim işim." Surudai ister istemez güldü. "Eliñe de ne yakışırdı ama." Kagi öfkeyle Surudai'a bakarken Surudai ortamı yumuşatmak istedi. "Şaka yapıyorum şaka. Yashikİde uğraşacağın onca uğraşın olur. Merak etme shinobiliğinden bir şey kaybetmezsin." Kagi için Chouwa Yashiki'si bir tabu idi. Oraya hiç yaklaşmamış ve doğrusu uzaktan bile görmemişti. Göreceğini de düşünmüyordu. Bu söz onu afallatmıştı. Doğrusu Surudai'ın yanlış bir şey deyip demediğini de düşünmeye başlamıştı. "Ama arada atları da tarayıver yani." dedi son olarak. Kagi öylece Surudai'a baktı. Yüzündeki o öfke ifadesi yoktu, bu Surudai'ı da rahatlatmıştı elbette. Baş sallamakla yetindi ve atların toynak sesleri arasında yolculuk bir süre daha devam etti.
~~
- Chouwano Kagi
- Kaçak

- Posts: 300
- Joined: June 4th, 2020, 6:05 pm
Re: [Geçmiş] Chouwa
Ufukta Kusa'nın surları görünmeye başladıkça Kagi'nin içi yeniden huzursuz olmuştu. İlk defa böyle hissettiğini düşündü. Köye dönmek ve köyde durmak onun için pek de eğlenceli bir şey değildi belki ama köyünü seviyordu Kagi. Parkta oturmak, halkının arasında karışmak hoşuna gidiyordu. Köyünü ahvalini dünden bir adım daha ileriye taşıyabildiğini hissetmek, bilmek ona daima neşe katmıştı. Kusa'nın bu küçük ancak mağrur yapısı Kagi gibilerin tuğlalarıyla döşenmişti.
Her bir adımda nelerin ters gidebileceğini düşünüyordu. Ya diğer Chouwano'lar sözlerini tutmazsa? Ya peşlerinden giden keşif ekibi olayları çözerse? Ya rehine her şeyi anlatırsa. Kendine kızmadan da edemiyordu. Niye o insanları öldürmüştü? Neden Surudai onu durdurmamıştı? Ama başka ne yolu vardı ki? İşler daha da kontrolden çıkmadan ne yapabilirdi? Eli yuları fazlasıyla sıkıyordu. Surudai ona yaklaşarak hafifçe dürttü. Kagi bu buhranlı düşüncelerden irkilerek çıktı ve ister istemez hafif bir çığlık attı. Surudai "İnme vakti" dedi. Kagi karşısına baktığında Kusachou'nun odasında gördüğü Chouwa kadını ve arkasında da tanımadığı ama bir Chouwa olduğu belli iki kunoichi görmüştü.
Atından indikten sonra Surudai iki atın da yularından tuttu ve yavaşça ileriye doğru yürüdüler. Gunzei hemen atını Kuchiyose no Jutsu ile geri yolladı ve iki kızın önüne geçti. Birkaç adım attıktan sonra boynunu eğerek selamladı ve resmi bir posturle dikeldi. "Begüm Nokogiri-sama. Raporu ben ilam edeceğim. Bir emriniz var mı?" Nokogiri Gunzei'yi gülümseyerek karşıladıktan sonra Kagi'ye doğru baktı. Kagi ne yapacağını bilemedi ve o da öylece baktı. Nokogiri'nin kırmızı gözleri sanki onu bağlamış gibi hissetti. Surudai ve Gunzei'ye bakınca da sanki içlerinden birkaç parçanın birbirlerine geçtiğini hissediyordu fakat Nokogiri'ye karşı bu sanki tek taraflı gibiydi. Kagi hiçbir şey anlamamıştı ancak Nokogiri'nin sanki Kagi'nin yürümeye başladığı ilk anı bile tarih vererek söyleyebilecekmiş gibi bir edaya sahip olduğunu hissetmişti.
"Sana eşlik edeceğim Gunzei. Lütfen beni takip et." diyerek köyün yolunu göstermişti zarif bir edayla. Sesi yumuşacıktı. Kagi beklentisi neydi bilmiyordu ama beklediğinden çok daha naif bir sesi vardı. Gunzei törenvari adımlarla yürüyerek Nokogiri'nin önüne geçerken Nokogiri son kez önce Kagi'ye sonra da Surudai'a doğru baktı. Kagi, Surudai'ın hafifçe baş salladığını hissetmişti. Başka da hiçbir şey söylenmedi ve dört Chouwa böylelikle yanlarından ayrıldı.
Surudai "Hadi gidiyoruz." dedi. Kagi kendisini Chouwa no Yashiki'ye götürmek istediklerini anlıyordu. Kagi bunu pek istemiyordu fakat Gunzei ve Nokogiri'nin yeniden yanlarına gelip bir sorun olmadığını bildirmeden rahat edemeyeceğini de biliyordu. Ve eğer bir sorun çıkarsa bu sorunun kendisine evinde, anne ve babasının önünde bildirilmesini istemiyordu. Biraz duraklamıştı. Surudai atına yeniden bindi ve dilini şıklatarak topuğuyla atın kalçasına yavaşça vurdu. Birkaç adım ilerledikten sonra da "Hadiseñe be, neyi bekliyorsuñ?" diye söylendi. Kagi içini yiyen bu belirsizlikleri uzaklaştırırmışçasına derince ofladı. Atın üstüne zıpladı ve Surudai'I taklit ederek dilini şıklatarak aynı şekil atın kalçasına vurdu. "Ne zaman dönerler?" diye sordu at yürümeye başlarken. Surudai gülümsedi. "Ne bileyim ben? Dönerler işte eñinde soñunda."
İki Chouwa, Yashikilerine doğru ilerleyen sapağa girmişlerdi bile.
~~
Her bir adımda nelerin ters gidebileceğini düşünüyordu. Ya diğer Chouwano'lar sözlerini tutmazsa? Ya peşlerinden giden keşif ekibi olayları çözerse? Ya rehine her şeyi anlatırsa. Kendine kızmadan da edemiyordu. Niye o insanları öldürmüştü? Neden Surudai onu durdurmamıştı? Ama başka ne yolu vardı ki? İşler daha da kontrolden çıkmadan ne yapabilirdi? Eli yuları fazlasıyla sıkıyordu. Surudai ona yaklaşarak hafifçe dürttü. Kagi bu buhranlı düşüncelerden irkilerek çıktı ve ister istemez hafif bir çığlık attı. Surudai "İnme vakti" dedi. Kagi karşısına baktığında Kusachou'nun odasında gördüğü Chouwa kadını ve arkasında da tanımadığı ama bir Chouwa olduğu belli iki kunoichi görmüştü.
Atından indikten sonra Surudai iki atın da yularından tuttu ve yavaşça ileriye doğru yürüdüler. Gunzei hemen atını Kuchiyose no Jutsu ile geri yolladı ve iki kızın önüne geçti. Birkaç adım attıktan sonra boynunu eğerek selamladı ve resmi bir posturle dikeldi. "Begüm Nokogiri-sama. Raporu ben ilam edeceğim. Bir emriniz var mı?" Nokogiri Gunzei'yi gülümseyerek karşıladıktan sonra Kagi'ye doğru baktı. Kagi ne yapacağını bilemedi ve o da öylece baktı. Nokogiri'nin kırmızı gözleri sanki onu bağlamış gibi hissetti. Surudai ve Gunzei'ye bakınca da sanki içlerinden birkaç parçanın birbirlerine geçtiğini hissediyordu fakat Nokogiri'ye karşı bu sanki tek taraflı gibiydi. Kagi hiçbir şey anlamamıştı ancak Nokogiri'nin sanki Kagi'nin yürümeye başladığı ilk anı bile tarih vererek söyleyebilecekmiş gibi bir edaya sahip olduğunu hissetmişti.
"Sana eşlik edeceğim Gunzei. Lütfen beni takip et." diyerek köyün yolunu göstermişti zarif bir edayla. Sesi yumuşacıktı. Kagi beklentisi neydi bilmiyordu ama beklediğinden çok daha naif bir sesi vardı. Gunzei törenvari adımlarla yürüyerek Nokogiri'nin önüne geçerken Nokogiri son kez önce Kagi'ye sonra da Surudai'a doğru baktı. Kagi, Surudai'ın hafifçe baş salladığını hissetmişti. Başka da hiçbir şey söylenmedi ve dört Chouwa böylelikle yanlarından ayrıldı.
Surudai "Hadi gidiyoruz." dedi. Kagi kendisini Chouwa no Yashiki'ye götürmek istediklerini anlıyordu. Kagi bunu pek istemiyordu fakat Gunzei ve Nokogiri'nin yeniden yanlarına gelip bir sorun olmadığını bildirmeden rahat edemeyeceğini de biliyordu. Ve eğer bir sorun çıkarsa bu sorunun kendisine evinde, anne ve babasının önünde bildirilmesini istemiyordu. Biraz duraklamıştı. Surudai atına yeniden bindi ve dilini şıklatarak topuğuyla atın kalçasına yavaşça vurdu. Birkaç adım ilerledikten sonra da "Hadiseñe be, neyi bekliyorsuñ?" diye söylendi. Kagi içini yiyen bu belirsizlikleri uzaklaştırırmışçasına derince ofladı. Atın üstüne zıpladı ve Surudai'I taklit ederek dilini şıklatarak aynı şekil atın kalçasına vurdu. "Ne zaman dönerler?" diye sordu at yürümeye başlarken. Surudai gülümsedi. "Ne bileyim ben? Dönerler işte eñinde soñunda."
İki Chouwa, Yashikilerine doğru ilerleyen sapağa girmişlerdi bile.
~~
- Chouwano Kagi
- Kaçak

- Posts: 300
- Joined: June 4th, 2020, 6:05 pm
Re: [Geçmiş] Chouwa
İkili Nokogiri'den ayrıldıktan sonra atlarıyla normal hızda yashikiye doğru ilerlemişti. Bir süre sonra da geniş bir düzlük ve ortasında yükselen yaklaşık 2 metrelik surların dibinde bitmişlerdi. Geçen süre, Kusa'ya gittikleri takdirde geçecek süreye eşit gibiydi. Surların etrafında tavuklar ve gerçekten de başıboş keçiler dolaşıyordu. Düz çayırın uzak kısımlarında ufak daire şeklinde çadırlar göze çarpıyordu. Kagi birini görmese de çadırların etrafından çıkan ince dumanlar oralarda birine olduğuna işaret ediyordu.
Kagi ve Surudai atından indi. İner inmez Surudai iki yuları da tuttu ve el mührünü yaparak iki atı da geri yolladı. Yashiki'nin orta boyutlarda bir kapısı vardı. Demir ve tahta suntalardan yapılma kapının üst kısmında taç gibi duran Chouwa'nın sembolü yükseliyordu. Kapıda ise büyükçe ve kırmızı boyayla yazılmış "Chouwa no Yashiki" şeklinde bir ibare bulunuyordu. Surudai kapıyı üç kere tıklattı. Kısa bir beklemenin ardından kapı hızla açıldı. Saçları sıkıca örülmüş 40'lı yaşlarında bir kadın güler gözlerle kapıda kendilerini karşıladı. "Surudai-sama, hoşgeldiniz." dedi ve klasik bir saygı eğilmesinde bulundu. Kagi için bu hitap ve saygı gösterisi beklenmedikti. Chouwano Klanı'nın iç yüzünü bilmiyordu elbette ancak az önce görevden döndüğü takım arkadaşının klanında böylesine saygı görmesini beklememişti. Aynı kadın ardından kendisine döndü ve sıradan bir baş selamı verip gülümsemekle yetinmişti.
Kapı direkt olarak avluya veya bir hole açılmıyordu. Kapıdan geçmesiyle beraber uzun uzadıya giden surların içindelerdi. Sağına ve soluna baktığında belki de 100 metre kadar ilerleyen yaklaşık 3 metre genişliğinde bir aralık uzun uzadıya görünüyordu. İki tarafında da tek tük insanlar bu surların içinde bir şeylerle uğraşıyor, yürüyordu. Biraz ilerledikten sonra ise geniş bir avluya çıkmışlardı. Kagi tam ileriye adım atmaya çalışıyordu ki Surudai kendisini tuttu. "Ayakkabılarını çıkar." diye seslendi. Kagi şaşırarak döndü. "Evin içinde ayakkabıyla gezilmez." Kagi elbette bu fikre sahipti ancak daha bir eve girdiği fikrinde değildi. Zira önünde halen daha gepgeniş ve en az 15 dönümlük bir arazi görünüyordu. Kagi sorgulayan gözlerle Surudai'a baktı. Bu meraklı gözleri "Surdan girdiñ mi her yer eviñ olur." diyerek yanıtladı Surudai ve kendi sandaletlerini girişin yanındaki raflardan birine bıraktı. Kagi de kendininkini onun yanına koydu. Ardından da bir başka raftan temiz ve daha rahat takunyaları alıp giydiler.
Dört basamaklı kısa bir merdiveni indiklerinde ise Kagi görüntüye oldukça şaşırmıştı. Evler surların hemen bitişiğine yapılmıştı hatta kimisinin direkt surla bağlantılı olduğunu da görebiliyordu. Evlerin klasik mimarinin aksine dışta toplanması meydanı tamamen geniş bırakmıştı. Meydanın merkezinde uzaktan sanki bir alevmişçesine boyanmış bir pagoda yükseliyordu. Çevresini ise tek katlı revaklar sarıyordu. Bir sürü insan evlerden bu merkeze doğru geliyor veya dönüyordu. İlgisini çeken bir diğer şey ise kelimenin tam anlamıyla yer tamamen kilimlerle kaplıydı. Her evden birbirine bir kilim silsilesi uzanıyor ve pagodadan da her eve aynı biçimde bir kilim yolu uzanıyordu. Bu sanki oval bir örümcek ağı gibi duruyordu. Kagi bu farklı manzaraya dalıp giderken onu bu dalgınlıktan çıkaran yine Surudai'ın dürtüklemesi oldu. "Haydi gel."
Kapıdan girdikten sonra sağa dönmüşler ve yaklaşık 30 metre sonra diğerleriyle neredeyse aynı boyutlarda bir evin sürgü kapısını çekerek içeriye ilk adımlarını atmışlardı. Eve girerken hiçbir şey dememesi Kagi'nin dikkatini çekti. "Sizde 'Ben geldim.' deme kültürü yok mu?" diye kinayeli bir soru sordu. Surudai geçiştirerek "Kimse yok ki." diye yanıtlayınca Kagi büyük bir pot kırdığını fark etti. Ne diyeceğini bir süre bilemedi. Sadece "Özür dilerim." diyebildi. Surudai elini sallayarak "Önemli değil." dedi. Bir süre yürüdükten sonra yine bir sürgülü kapıyı çektiler ve Surudai'a ait olduğu belli olan odaya girdiler.
Surudai dolapları karıştırırken "Sana rahat bir şeyler vereyim." dedi. Kagi bunun üzerine bir eşofman takımı beklerken Surudai'ın üstüne kırmızı bir elbise atması onu şaşırtmıştı. "Bu ne?" diye sordu. Bu sırada Surudai çoktan shinobi ceketini ve flakını çıkararak soyunmuş ve Kagi'ye verdiği elbisenin benzerini giymeye başlamıştı. Kafası elbisenin içindeyken boğuk bir sesle "Elbise işte. Bizde değel derler." diye söylendi. "Bu mu rahat yani? Dünkü eşofmanlarımı giyeyim." diye sordu Kagi. Surudai başını değelin boğaz kısmından çıkardıktan sonra "İsterseñ hiç çıkarma. Nise'nin bir askeri sensiñ zaten. Hazır ve nazır beklersiñ öyle. Ya da Turist gibi dolaşırsın aramızda. Karar senin." Kagi bu iğneleme karşısında biraz duraksadıktan sonra elbiselerini üç gündür giymesi nedeniyle çıkartma kararı verdi. Surudai'a arkasını dönüp o da soyundu. Surudai giyinmesini bitirdikten sonra beline sarı bir kuşak sarmaya başladı. Bu sırada Kagi'ye doğru döndü. Kagi'nin sırtında hiçbir yara olmamasına kinayeli bir ıslık çaldı. "Bebek götü gibi harbiden, kıskañdım." Kagi utandı fakat hareket de edemedi yalnızca giyinmesini hızlandırdı. "Bakmasana lan." diye tısladı. Surudai kıkırdayarak "Ödeştik." dedi ve bir başka dolabı açarak şapka seçmeye başladı. Kagi de üstünü giyindikten sonra Surudai gelip kafasına şapkayı yalapşap yamuk bir halde koydu ve ardından elinde taşıdığı bir başka sarı kuşağı Kagi'nin beline bağlamaya başladı. Surudai kuşağı bağlarken Kagi şapkaya baktı. Dört bir tarafında bir aynı görünen bir börk gibi bir şeydi. Dördünü de şapkanın üstüne sabitleyebileceğin çıtçıt bulunuyordu. Karşılıklı ikisi bu çıtçıta bağlıyken diğer ikisi bağlı değildi. Nasıl giyildiğini Surudai'ın başına bakarak anlayabilmişti. "Bu ne lan böyle?" diye sordu. Surudai da bıkkınca "Öyle bişey işte. Koy cebine akşam bi ara üşürsen takarsın." diye geçiştirdi. Kuşağı bağladıktan sonra omuzlarından tutup bir aynanın karşısına götürdü. Biraz alışması gerekiyordu tabii ama Kagi elbiseyi oldukça rahat, esnek ve ferah bulmuştu. Surudai kafasını Kagi'nin omzuna koydu ve elbiseye beraber bakmaya başladılar. "Yakıştı ama ha." diye neşeyle söze girdi Surudai. Kagi bir şey diyememişti. Elbisenin gerçekten de üstünde güzel durduğunu düşünüyordu. Eliyle üzerine dokunarak kumaşı hissediyordu. "Hep mi böyle dolaşıyorsunuz?" diye sordu. Surudai Kagi'nin üstünden çekilerek kendini yatağının üstüne bıraktı. "Ah keşke. Yalnızca yashikinin içinde." Kagi Surudai'a doğru döndü. "Neden? Kusa'da bile mi giymiyosunuz yani?" Surudai, Kagi'nin de yanına uzanması için biraz kenara kaydı ve eliyle iki kere yatağın boş kısmına vurdu ve konuşmaya devam etti. "Yani bir de yashikinin etrafındaki düzlükte ama Kusa'da veya bir başka yerde normal sizin gibi giyiñiyoruz. Geleñek işte, öyle yani." Kagi usulca Surudai'ın yanına uzandı. "Ne garip bir klansınız." Surudai bu söz karşısında güldü. "Bunu diyeñin adıñın başıñda da Chouwano var bu arada." İkisi beraber güldüler ama Surudai devam etti. "Evet belki de biraz garibizdir. Ama bizi biz yapan da bu. Bu yüzden de güzel." Bir kolunu direk yapıp başını koydu ve yan durup Kagi'ye doğru döndü. "Ee biraz da sen anlat hadi." Kagi kıpırdamadı fakat gözlerini Surudai'a doğru çevirdi. Çok yakın diye düşündü. Yashikiye girdiklerinden beri Surudai onun için daha çekilebilir olmuş ve hatta neredeyse daha arkadaş canlısı biri haline gelmişti. Buranın gerçekten de Chouwanolar üzerinde bir etkisi olmalıydı. Bu sırada en dış kapının sürgüsünün sesi geldi. Kagi panikleyerek ayağa kalktı. Surudai'ın ise yüzünde bıkkın bir ifade oluşmuştu. Kagi panikle fısıldayarak "Gelen de kim?" diye sordu. Surudai ise biraz kulak kesildi. Gelen kişinin çıkardığı sesleri dinliyor gibiydi. Yavaşça doğrulduktan sonra "Babam." dedi ve ayağa kalktı. Kagi şoke olmuştu. Zira az önce yaşadığı kısa süreli vicdan azabını bir süre hatırlayacak gibi hissetmişti. "Baban mı?" diye bir daha sordu. Bu sırada içeriden bir ses kükremişti.
"Döndüm."
~~
Kagi ve Surudai atından indi. İner inmez Surudai iki yuları da tuttu ve el mührünü yaparak iki atı da geri yolladı. Yashiki'nin orta boyutlarda bir kapısı vardı. Demir ve tahta suntalardan yapılma kapının üst kısmında taç gibi duran Chouwa'nın sembolü yükseliyordu. Kapıda ise büyükçe ve kırmızı boyayla yazılmış "Chouwa no Yashiki" şeklinde bir ibare bulunuyordu. Surudai kapıyı üç kere tıklattı. Kısa bir beklemenin ardından kapı hızla açıldı. Saçları sıkıca örülmüş 40'lı yaşlarında bir kadın güler gözlerle kapıda kendilerini karşıladı. "Surudai-sama, hoşgeldiniz." dedi ve klasik bir saygı eğilmesinde bulundu. Kagi için bu hitap ve saygı gösterisi beklenmedikti. Chouwano Klanı'nın iç yüzünü bilmiyordu elbette ancak az önce görevden döndüğü takım arkadaşının klanında böylesine saygı görmesini beklememişti. Aynı kadın ardından kendisine döndü ve sıradan bir baş selamı verip gülümsemekle yetinmişti.
Kapı direkt olarak avluya veya bir hole açılmıyordu. Kapıdan geçmesiyle beraber uzun uzadıya giden surların içindelerdi. Sağına ve soluna baktığında belki de 100 metre kadar ilerleyen yaklaşık 3 metre genişliğinde bir aralık uzun uzadıya görünüyordu. İki tarafında da tek tük insanlar bu surların içinde bir şeylerle uğraşıyor, yürüyordu. Biraz ilerledikten sonra ise geniş bir avluya çıkmışlardı. Kagi tam ileriye adım atmaya çalışıyordu ki Surudai kendisini tuttu. "Ayakkabılarını çıkar." diye seslendi. Kagi şaşırarak döndü. "Evin içinde ayakkabıyla gezilmez." Kagi elbette bu fikre sahipti ancak daha bir eve girdiği fikrinde değildi. Zira önünde halen daha gepgeniş ve en az 15 dönümlük bir arazi görünüyordu. Kagi sorgulayan gözlerle Surudai'a baktı. Bu meraklı gözleri "Surdan girdiñ mi her yer eviñ olur." diyerek yanıtladı Surudai ve kendi sandaletlerini girişin yanındaki raflardan birine bıraktı. Kagi de kendininkini onun yanına koydu. Ardından da bir başka raftan temiz ve daha rahat takunyaları alıp giydiler.
Dört basamaklı kısa bir merdiveni indiklerinde ise Kagi görüntüye oldukça şaşırmıştı. Evler surların hemen bitişiğine yapılmıştı hatta kimisinin direkt surla bağlantılı olduğunu da görebiliyordu. Evlerin klasik mimarinin aksine dışta toplanması meydanı tamamen geniş bırakmıştı. Meydanın merkezinde uzaktan sanki bir alevmişçesine boyanmış bir pagoda yükseliyordu. Çevresini ise tek katlı revaklar sarıyordu. Bir sürü insan evlerden bu merkeze doğru geliyor veya dönüyordu. İlgisini çeken bir diğer şey ise kelimenin tam anlamıyla yer tamamen kilimlerle kaplıydı. Her evden birbirine bir kilim silsilesi uzanıyor ve pagodadan da her eve aynı biçimde bir kilim yolu uzanıyordu. Bu sanki oval bir örümcek ağı gibi duruyordu. Kagi bu farklı manzaraya dalıp giderken onu bu dalgınlıktan çıkaran yine Surudai'ın dürtüklemesi oldu. "Haydi gel."
Kapıdan girdikten sonra sağa dönmüşler ve yaklaşık 30 metre sonra diğerleriyle neredeyse aynı boyutlarda bir evin sürgü kapısını çekerek içeriye ilk adımlarını atmışlardı. Eve girerken hiçbir şey dememesi Kagi'nin dikkatini çekti. "Sizde 'Ben geldim.' deme kültürü yok mu?" diye kinayeli bir soru sordu. Surudai geçiştirerek "Kimse yok ki." diye yanıtlayınca Kagi büyük bir pot kırdığını fark etti. Ne diyeceğini bir süre bilemedi. Sadece "Özür dilerim." diyebildi. Surudai elini sallayarak "Önemli değil." dedi. Bir süre yürüdükten sonra yine bir sürgülü kapıyı çektiler ve Surudai'a ait olduğu belli olan odaya girdiler.
Surudai dolapları karıştırırken "Sana rahat bir şeyler vereyim." dedi. Kagi bunun üzerine bir eşofman takımı beklerken Surudai'ın üstüne kırmızı bir elbise atması onu şaşırtmıştı. "Bu ne?" diye sordu. Bu sırada Surudai çoktan shinobi ceketini ve flakını çıkararak soyunmuş ve Kagi'ye verdiği elbisenin benzerini giymeye başlamıştı. Kafası elbisenin içindeyken boğuk bir sesle "Elbise işte. Bizde değel derler." diye söylendi. "Bu mu rahat yani? Dünkü eşofmanlarımı giyeyim." diye sordu Kagi. Surudai başını değelin boğaz kısmından çıkardıktan sonra "İsterseñ hiç çıkarma. Nise'nin bir askeri sensiñ zaten. Hazır ve nazır beklersiñ öyle. Ya da Turist gibi dolaşırsın aramızda. Karar senin." Kagi bu iğneleme karşısında biraz duraksadıktan sonra elbiselerini üç gündür giymesi nedeniyle çıkartma kararı verdi. Surudai'a arkasını dönüp o da soyundu. Surudai giyinmesini bitirdikten sonra beline sarı bir kuşak sarmaya başladı. Bu sırada Kagi'ye doğru döndü. Kagi'nin sırtında hiçbir yara olmamasına kinayeli bir ıslık çaldı. "Bebek götü gibi harbiden, kıskañdım." Kagi utandı fakat hareket de edemedi yalnızca giyinmesini hızlandırdı. "Bakmasana lan." diye tısladı. Surudai kıkırdayarak "Ödeştik." dedi ve bir başka dolabı açarak şapka seçmeye başladı. Kagi de üstünü giyindikten sonra Surudai gelip kafasına şapkayı yalapşap yamuk bir halde koydu ve ardından elinde taşıdığı bir başka sarı kuşağı Kagi'nin beline bağlamaya başladı. Surudai kuşağı bağlarken Kagi şapkaya baktı. Dört bir tarafında bir aynı görünen bir börk gibi bir şeydi. Dördünü de şapkanın üstüne sabitleyebileceğin çıtçıt bulunuyordu. Karşılıklı ikisi bu çıtçıta bağlıyken diğer ikisi bağlı değildi. Nasıl giyildiğini Surudai'ın başına bakarak anlayabilmişti. "Bu ne lan böyle?" diye sordu. Surudai da bıkkınca "Öyle bişey işte. Koy cebine akşam bi ara üşürsen takarsın." diye geçiştirdi. Kuşağı bağladıktan sonra omuzlarından tutup bir aynanın karşısına götürdü. Biraz alışması gerekiyordu tabii ama Kagi elbiseyi oldukça rahat, esnek ve ferah bulmuştu. Surudai kafasını Kagi'nin omzuna koydu ve elbiseye beraber bakmaya başladılar. "Yakıştı ama ha." diye neşeyle söze girdi Surudai. Kagi bir şey diyememişti. Elbisenin gerçekten de üstünde güzel durduğunu düşünüyordu. Eliyle üzerine dokunarak kumaşı hissediyordu. "Hep mi böyle dolaşıyorsunuz?" diye sordu. Surudai Kagi'nin üstünden çekilerek kendini yatağının üstüne bıraktı. "Ah keşke. Yalnızca yashikinin içinde." Kagi Surudai'a doğru döndü. "Neden? Kusa'da bile mi giymiyosunuz yani?" Surudai, Kagi'nin de yanına uzanması için biraz kenara kaydı ve eliyle iki kere yatağın boş kısmına vurdu ve konuşmaya devam etti. "Yani bir de yashikinin etrafındaki düzlükte ama Kusa'da veya bir başka yerde normal sizin gibi giyiñiyoruz. Geleñek işte, öyle yani." Kagi usulca Surudai'ın yanına uzandı. "Ne garip bir klansınız." Surudai bu söz karşısında güldü. "Bunu diyeñin adıñın başıñda da Chouwano var bu arada." İkisi beraber güldüler ama Surudai devam etti. "Evet belki de biraz garibizdir. Ama bizi biz yapan da bu. Bu yüzden de güzel." Bir kolunu direk yapıp başını koydu ve yan durup Kagi'ye doğru döndü. "Ee biraz da sen anlat hadi." Kagi kıpırdamadı fakat gözlerini Surudai'a doğru çevirdi. Çok yakın diye düşündü. Yashikiye girdiklerinden beri Surudai onun için daha çekilebilir olmuş ve hatta neredeyse daha arkadaş canlısı biri haline gelmişti. Buranın gerçekten de Chouwanolar üzerinde bir etkisi olmalıydı. Bu sırada en dış kapının sürgüsünün sesi geldi. Kagi panikleyerek ayağa kalktı. Surudai'ın ise yüzünde bıkkın bir ifade oluşmuştu. Kagi panikle fısıldayarak "Gelen de kim?" diye sordu. Surudai ise biraz kulak kesildi. Gelen kişinin çıkardığı sesleri dinliyor gibiydi. Yavaşça doğrulduktan sonra "Babam." dedi ve ayağa kalktı. Kagi şoke olmuştu. Zira az önce yaşadığı kısa süreli vicdan azabını bir süre hatırlayacak gibi hissetmişti. "Baban mı?" diye bir daha sordu. Bu sırada içeriden bir ses kükremişti.
"Döndüm."
~~


